Yorgun Kraliçe

Bir zamanlar bolluk ve bereketin hüküm sürdüğü bir ülke varmış. Bu ülke iki bereketli nehrin arasında kuruluymuş. Geniş ovaları ve meyve bahçeleri varmış. Her mevsim türlü çeşitli bitkiler, meyveler yetişirmiş o ülkede. Ovaları ve kayalıkları yaban hayvanları ile doluymuş. Sulak göllerinin etrafında binbir çeşit kuş yuva yaparmış. Kuşlar o ülkeye bir çok başka ülkeleri ziyaret ederek gelir, gelirken terkedilmiş bir yavrucak varsa getirirmiş. Çünkü bu bereketli ülkenin Kraliçesi çok merhametliymiş. Kimselerin istemediği, bakmadığı yavrulara özen ve şefkat ile bakar ve büyütürmüş. Kervanlar o ülkeye gelir, ülkenin bereketli ürünlerini dünyanın dört bir köşesine taşırmış. Ülkeye gelirlerken sadece ürün almak için gelmezlermiş. Nerede hasta biri veya bakımsız kalmış bir yaşlı varsa, terkedilmiş yurtsuz biri varsa getirirlermiş. Kraliçe'nin merhameti onlara da iyi bakılmasını sağlarmış.


Kraliçe çok çalışkanmış ve ülkenin bu bol ve bereketli hali de onun çalışkanlığındanmış. Ekinlerin yetişmesi için sabah güneş doğarken çıkar ve şarkılar söylermiş. Onun şarkısını duyan ekinler uyanırlar ve büyümeye başlarlarmış. Kraliçenin sabah dansı ise ekinlerin köklerine su taşırmış. Kraliçe tüm ölmüşleri ve yitenleri özler ve ağlarmış, o ağladığında yağmurlar yağarmış. Ülkedeki tüm yetim ve öksüz çocukları tanır ve onlarla ilgilenirmiş. Akşamları hastalar ve yaşlılarla ilgilenirmiş. Ülkeyi büyük bir refah ve huzurla yönetirmiş. Ancak kendisinin dinlenmeye hiç mi hiç fırsatı olmazmış. O nedenle halk kraliçesini çok sever ama onu hep yorgun görürmüş.


Günlerden bir gün Yorgun Kraliçe ormanın kıyısında yürüyormuş. O gün gene çok yorulmuş, sarayına varsa bile yapması gereken o kadar çok şey varmış ki uyumak veya dinlenmek için fırsat bulamayacağını biliyormuş. Oysa ki göz kapakları sanki iki ağır mermer gibi kapanıyormuş. Yürüdüğü yollar ona tanıdık gelmiş. Bir zamanlar annesi ille de buralara gelirmiş. Günlerini ve bazen de gecelerini gölün kıyısında geçirirmiş. Annesinin dediğine göre işte şu ilerde görünen yaşlı zeytin ağacının dibinde doğmuş yorgun kraliçe. Aslında kraliçe doğduktan birkaç dakika sonra da kraliçe nin ikiz kardeşi doğmuş. Yorgun kraliçe doğduğunda sarı kızıl saçları ve berrak teni ile çok güzelmiş. Hemen arkasından doğan kardeşi ise pek cılız ve buruş buruş türlü bir tene sahipmiş. Kraliçe'nin annesinin anlattığına göre, o ülkedeki kraliçeler her seferinde ikiz bebek doğururlarmış işte tam da bu gölün kıyısında ve bir başlarına, sadece zeytin ağacından ebelik bekleyerek. Ama her seferinde bebeklerden biri ülkenin Kraliçesi olmak üzere yetişir ve korunur diğerini ise göller Kraliçesi sulardan yükselip alırmış. Kraliçe annesinin diğer bebeğini hüzünle aradığı günleri üzülerek anımsamış. Zeytinin dibine gelmiş. Koca ağacın gövdesinde annesinin ve ananesinin ve diğer tüm büyük ninelerinin tırnaklarının izlerini görmüş. Sonra göle bakmış. Derin ve siyah görünüyormuş göl. Kraliçeyi o an nedense çok etkilemiş. Derinliği ve koyuluğu başını döndürmüş. Öyle çok başı dönmüş ki göz kapaklarını açık tutmak için daha fazla çaba gösterememiş ve o an gölün karanlık sularına doğru düşmüş.


Göl son derece soğukmuş ve Kraliçe bedenini sarıp sarmalayan onca mücevherin ağırlığı ile batmaya başlamış. Öyle yorgunmuş ki yükselmek için çırpınacak, yüzecek veya mücevherlerinden kurtulacak güç bulamamış. Bedeni ağır bir mermermiş gibi suyun derinlerine doğru ilerlemiş. Aşağı ilerlerken karşısında parıldayan bir istiridye görmüş. İstiridye devasaymış ve ağzını kocaman açmış, istiridyenin ağzının içinde güzel bir yatak varmış. Öyle rahat görünüyormuş ki Kraliçe son bir çaba gösterip yatağa uzanmış. İstiridyenin kabuğunun içerisindeki yatak son derece sıcak ve rahatmış, Kraliçe büyülü bir şekilde orada kurumuş, rahatça nefes alabilmiş ve derin bir uykuya dalmış. İstiridye kabuklarını kapayarak gölün derinliklerindeki yerini almış.


Kraliçe orada kimseciklerin bulamadığı gölün kıyısında derin ve rahatlatıcı bir uykuya dalmış. Ancak ülkede onun bakımına, şarkısında, şefkatine ihtiyaç duyan o kadar çok can varmış ki işler sarpa sarmaya başlamış. O zaman herkes her yerde Kraliçe'yi aramaya başlamış. Kimsecikler bulamadığında Kara KAhin'e haber salmışlar ve Kraliçelerini bulmaları için yardım istemişler. Kara Kahin de bir dolunayda, kristal kasesinin başına geçmiş ve karanlıkta ışıldayan sulara bakmış, bakmış ve demiş ki "Kraliçeniz çok yorgun ve istirahatte. Öyle derin bir uykuda ki onu dinlenmeden uyandırmamalı." O dinlenirken Kraliçelik etmesi için Kraliçe'nin kardeşini çağırmalı! demiş. Ardından Kapkara pelerini savurarak gölün kenarına gelmiş ve asasını gölün sularına 3 defa değdirerek seslenmiş. O seslenince gölün karanlık sularının içinden simsiyah kıyafetleri olan, kapkara bir teni ve bembeyaz gözleri olan bir kadın yükselmiş. Kara Kahin'e bakmış ve demiş "Ait olduğum sulardan beni yükselten ve uyandıran Karanlık Kahin, nedir bu hadsizliğinin sebebi?"

Göllerin Karanlık Kraliçesi, kardeşin sana ait sularda derin bir istirahate çekildi ve uyandırılmayacak kadar yorgun. Onun uyanacağı gün gelene kadar yer üstü topraklara hükmetmek sana düşer. Sana bunun haberini vermeye geldim. " demiş ve yerlere kadar eğilmiş. Gölün Karanlık Kraliçesi o zamana kadar yer üstüne adımını bile atmamış. Nefes bile almamış, yürümek nedir bilmemiş. Karanlık Kahin seslenince Kadim kuralları hatırlamış. Göllerin Kraliçeleri her zaman hükmettikleri sulardan karalara çağrılabilirlermiş eğer Karanın Kraliçesine bir zarar değerse. Şimdi zarar yokmuş anlaşılan ama Kadim kuralların gereğini yerine getirmesi gerektiğini biliyormuş. Ve Kara Kahin e teşekkür etmiş ulaklığı için. Ardından çekinerek karaya adımını atmış. O karaya adımını attığı anda, suların her dem nemli tuttuğu bedeni kurumuş ve boynunda, sular içinde nefes alabilmesini sağlayan yarıklar kapanmış. İlk defa insan gibi nefes almış zeytinin kıyısında ve ciğerlerini su ile değil hava ile doldurmuş. Tüm göğüs kafesi çok acımış ve Kara Kraliçenin bembeyaz gözlerinde iki siyah göz bebeği belirmiş, iki inci tanesi gibi göz yaşı yuvarlanmış yanaklarından aşağıya.


Kara Kraliçe verimli topraklarda yürümüş ve Yorgun Kraliçenin topraklarına bakmış uzun uzun. O yokken ağlayan çocuklara ve onu arayan yaşlı ve hastalara bakmış. Ekinlere ve hasada bakmış. Tüm gün Kraliçe'nin hükümdarlığını gezmiş. Bu kadar çok işi neden Kraliçe'nin kendisinin yaptığına şaşmış. O günün akşamı bir ferman yazdırmış. Kraliçe'nin Göl Ülkesi'nde istirahate çekildiğini ve onun istirahati bitene kadar vekil Kraliçe'nin kendisi olacağını duyurmuş. Sonra ülkenin dört bir yanından ustalar istetmiş. Ekinleri ve hasadı yönetecek ustalar, güneşin doğuşu ile dans edeek ustalar, güneş batarken ninniler söyleyecek ustalar, bebek bakıcıları ve hasta bakıcıları istetmiş. Ertesi haftaya kadar Kraliçe'nin emrinde yüzlerce usta hazırmış. Kraliçe bir ziyafet düzenlemiş onlara ve böylece Yorgun Kraliçe'nin zamanında bir başına yaptığı işleri böyle yüzlerce insana dağıtmış. Kılavuzluk da etmiş ve böylece izleyen haftalarda işler yollarına girmiş. Kraliçe'yi özlemiş halk ancak yokluğunda da sevgiyle ve şefkatle işler yürümüş.


Kara Kraliçe işlerin yolunda ilerleyişinden memnun olunca diğer işlerin nasıl izlediğini merak etmiş. Ordu'nun liderini çağırmış ve tahtına kurularak beklemiş. Ordu'nun lideri olarak karşısına gelecek kumandanı merak ediyormuş. Zira Karagöl'deki kumandanı güçlü kuvvetli bir gölinsanıymış ve tüm deniz canavarlarına hükmediyormuş. Kara Kraliçe kumandanını düşündüğünde kalbi daha hızlı çarpmış. Uzun bir bekleyişin ardından bir çoban gelmiş ve kumandanın kendisi olduğunu söylemiş. Kara Kraliçe sormuş:

"Bereketli diyarın uçsuz bucaksız topraklarını sen mi koruyorsun?"

"Evet vekil kraliçem" demiş sönük bir ses tonu ile çoban kumandan.

"Sınırlar korunuyor mu?"

"Öyledir Kraliçem." demiş çoban kumandan.

"Halk korunuyor mu, içeride hırsız, yağmacı var mı?"

"Yoktur Kraliçem" demiş çoban kumandan.

Ardından girdiği gibi Kara Kraliçe'nin huzurundan sessiz adımlarla uzaklaşıp gitmiş. Günler birbirlerini izlemiş, mevsimler geçmiş. Bereketli topraklar her zamanki mahsülleri vermemiş, Kara Kraliçe ülkenin başka köşelerini araştırmış ve bir çok köklü eve konuk olmuş. Evlerdeki kadim çeyiz sandıklarını açtırmış. Orada çok başka tohumlar bulmuş, onları ekmiş ve biçtirmiş. Halk hiç tatmadığı lezzetleri tatmış ondan sonra. Ülkeyi gezerken ücra köylerde pek maharetli işçiler görmüş ve onları başkente davet etmiş ki sanatlarını öğretsinler diye. Böylece başka sanatlar, meslekler ve tohumlar yerleşmiş ve yayılmış etrafa.


Kraliçe köy köy gezip dolaşırken sadece ustaları ve sandıkları görmemiş. Aynı zamanda sefalet içinde kalmış olan insanları görmüş. Hırsızları ve yağmalanan köyleri görmüş. Ülkenin sınırlarına geldiğinde ise sınırların işgal altında olduğunu görmüş.


Kraliçe işgal altındaki yerleri gördüğünde bir ıslık çalmış ve karşısına kara kuzgunlardan oluşan bir kuş sürüsü toplanmış. Kuzgunlara seslenmiş ve ülkenin tüm savaşçılarını çağırmalarını söylemiş. Öyle olunca tüm kuzgunlar ülkenin dört bir tarafına dağılmış. Ülkenin kumandanını çağırmış ve ülkenin kırsallarına dağılmış askerleri çağırmış. Kara Kraliçe. Bu sefer istirahat etmek için çadırını bir yüce dağın eteğine kurmuş. Bu yüksekteki dağın eteğinden aşağılara bakmış. baktıkça öfkelenmiş. Kumandanın ona söylediği yalanı düşünmüş. Düşündükçe daha çok öfkelenmiş.


Nihayetinde kumandan gelmiş. Peşi sıra ülkenin tüm askerleri gelmiş. Hepsi çoban veya hamalmış. Kara Kraliçe bu duruma hem şaşırmış hem de daha çok öfkelenmiş. Kumandanı da çoban ve hamalları da kovmuş ve daha kuvvetli bir ıslık çalmış. Göklerde ne kadar kara kuş var her biri toplanmışlar ve işgalcilere saldırmışlar. Göğün kuşlarının kimisi işgalcilere taşlar fırlatıyor kimisi işgalcilere doğru uçup kuvvetli gagaları ile etlerini parçalıyormuş. Nihayetinde işgalcilerin hepsi telef olmuş, sağlam kalanlar da kaçıp gitmiş. Kara Kraliçe ülkenin sınırlarında yürümüş ve sınırlardaki yüze kayaları efsunlamış. O kuvvetli efsun, kayaları bekçi kayalar yapmış. Ne zamanki bir kişi sınırı aşmaya çalışır, efsunlu kaya heybetli bir deve dönüşüp işgalciyi ezecekmiş.


Kara Kraliçe'nin hüküm sürdüğü uzun seneler boyunca ülkenin bolluğu ve bereketi değişmiş ve artmış. Sanat gelmiş, şefkat gelmiş, güvenlik gelmiş. Kara Kraliçe'nin adaleti, öfkesi ve merhameti her yerde duyulmuş.


İşte böyle hüküm sürülen tam tamına bir senenin ardından göller kararmaya başlamış. Kara Kraliçe'ninse derisi pullanmaya, nefesi çatallanmaya başlamış. Kara Kraliçe sular dünyasına ait olduğundan nefesi ve bedeni bu bereketli topraklarda da olsa daha fazla dayanamayacakmış. Göller kararırken sular acılaşmış. Kara Kraliçe artık sulara dönmesi gerektiğini anlamış. Koca zeytin ağacının yanına varmış ve sulara bakmış. O sulara bakarken Karanlık Göl dalgalanmaya başlamış. Dalgalandıkça dalgalanmış ve Kara Kraliçe'yi içine alacak şekilde aralanmış.


Kara Kraliçe ayaklarını suların içerisine daldırmış. Suların soğuğunu ve karanlığını ne kadar özlediğini anımsamış. Sonra yavaş adımlarla kendisini sulara bırakmış. Suların içerisine girdiğinde sanki yıllardır nefes almamış gibi hissetmiş kendisini. Gölün karanlığını ne kadar özlediğini fark etmiş. Usulca tahtının karanlıklarına doğru ilerlemiş. O sulara gömülürken Yorgun kraliçeyi içinde barındıran istiridye gölün yüzeyine ilerlemeye başlamış. İstiridyenin devasa kabuğu gölün üzerine doğru ilerlerken gölün suları aydınlanmış. Mavi beyaz olmuş ve köpürmüş. Gölün yüzeyine eriştiğinde istiridye kabuğu açılmış ve içerisinde uzun bir uykuya dalmış olan Yorgun Kraliçe uyanmış. Artık yorgun değilmiş. Elbisesi gibi saçları da beyazmış artık ve teni mermer sütünları gibi dinlenmiş ve güzel görünüyormuş. Güneşin doğuşu gibi istiridye kabupundan ayağa kalktığında aydınlatmış etrafı. Ve topraklarına adım atmış. Sanki uzun süredir nefes almıyormuş gibi hissetmiş kendisini. Yalınayak dolaşmış topraklarını. Oluşan değişiklikleri görmüş. Halkının onu nasıl özlediğini görmüş. Önce şaşırmış o ortalıklarda değilken nasıl olup da herşeyin devam ettiğine. Nasıl değiştiğine şaşırmış. Sonra baktıkça, öğrendikçe, şükürler etmiş hiç görmediği kardeşine. Teşekkürler etmiş. Huzur ve refah içinde, güven içinde baktığı için topraklarına. Ve tahtına oturmuş. O günden sonra çok da yorulmadan güvenle, huzurla hükmetmiş bolluk ve bereketin hüküm sürdüğü topraklarına. O günden sonra kardeşini de ziyaret etmiş sıklıkla. Birbirlerine güvenmeyi ve dayanmayı öğrenmişler. Nice sonra tıpkı annelerinin yaptığı gibi, Ak Kraliçe ikiz bebeklerini doğururken zeytinin dibinde, Kara Kraliçe ona ebelik etmiş ve bebeklerinin birini alıp karanlık sularda hüküm sürmeyi öğrenmesi için götürmüş. Bu sefer annelerinden farklı olarak bebekleri birbirlerine kardeş ve dost olarak yetiştirmişler. Ve aile geleneği onlardan sonra da asırlardır süregelmiş. Hem karanlık sular ve derinler, hem toprağın üstü huzur ve refah içinde ve mutlulukla gövermiş.





Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Zersenil uzaktan çatırdayan evi ve evin etrafında dolaşan at adamları, ellerinde tütsüleri ile cazıları gördüğünde tüyleri ürperdi. Eteğine bulabildiği mantarları toplamıştı. Çocukken de böyle yapmayı

Sararan yapraklar ve kurumaya dönen çalıların arasında bir kadın göründü. Yüzüde pek çok çizgi vardı ve kimsede görülmemiş gür saçlara sahipti. Işık, yaprakların arasından yüzüne vurdukça gözlerini kı

Evvel zamanda pek becerikli bir cadı yaşarmış. Bu cadının aslan gibi bir kedisi ve kurt gibi bir köpeği varmış. Sırtında bir bohçası varmış. Şehirden şehre dolaşır, gittiği şehirlerde bohçasını açar v