Yıkılan Kule

Evvel zamanda pek becerikli bir cadı yaşarmış. Bu cadının aslan gibi bir kedisi ve kurt gibi bir köpeği varmış. Sırtında bir bohçası varmış. Şehirden şehre dolaşır, gittiği şehirlerde bohçasını açar ve kendisine hop diye mini mini bir ev yaparmış. Onun yaşadığı zamanlarda cadılar pek hoş karşılanmazmış. Bu nedenle bir şehri tam çok sevdi mi, alıştı mı, yerleşti mi, birileri onun cadı olduğunu anlayacak diye endişelenirmiş. Endişelendiğinde de kalkıp toplaşır bambaşka bir şehre göç edermiş.

Sürekli göçmek, yollarda olmak kolay iş görülse de hiç öyle değilmiş. Cadının ayakları da yürecikleri de perperişan olmuş. Günün birinde güzel mi güzel bir ülkeye gelmişler. Kopkoyu maviden bir denizi, yemyeşil ormanlardan dağları olan bir ülkeye. Cadı bu ülkeyi gördüğünde içi gitmiş. Ayaklarını toprakların içine doğru sokmuş ve hissetmiş ki artık burada durmak, kök salmak istiyor canı. Öyle demiş kedisi ile köpeğine de. Kendilerine şirin mi şirin bir ev kurmuşlar. Cadı olduğunu kimselere belli etmeden bir hayat kurmaya çabalamışlar.

Sanmayın, cadı olduğunu belli etmeden yaşamak kolaydır. Aksine, dünyanın belki de en zor işidir o! Mevsimler değişirken cadıların huyu suyu değişir. Başka insanlarda olmayan heyecanlar gelir, bazı zamanlar çok işler yapar bazı zamanlar da durulurlar. Senede sekiz kere, mevsimler dönerken cadılara bir güzellik bir ışıltı gelir. Kimi adamları bu ışıltı kışkırtır kimi kadınları ise kıskandırırmış. Bu nedenle pek kolaylıkla cadıların cadı olduğu anlaşılırmış. İşte eğer olur da cadının cadı olduğu anlaşılırsa, insanlar pek korkar sonra da cadı avına çıkarlarmış. Cadı avında yakalanan cadı sayısı pek azdır. Ancak cadıların yürekleri öyle hassastır ki, olur da cadı avına çıkarsa, avda cadının da sevdikleri olursa hele hele, büyü güçlerini yitirir, saçları ağarır, beti benzi solarmış cadıların. Zaten pek de uzun olmayan ömürleri kısalırmış. Anlayın işte, çok ama çok zormuş cadı olmak.

Bizim cadı bu söylediğimiz ülkede mutlulukla yaşamakta, kendi güzel yuvasında kedisi ve köpeği ile yaşamakta imiş. Bir taraftan hastaları şifalayacak çeşitli iksirler üretirmiş, kimi zaman fıkırdayan fokurdayan şerbetler, gazozlar üretirmiş. Kiminde çeşit çeşit oyuncaklar yaparmış. Günleri pek şen, pek eğlenceli geçip gidermiş. Günlerden bir gün cadının şehrini saran sarmalayan soğuk rüzgar peydah olmuş. Herkes rüzgardan ürkmüş ve evlerine çekilmiş. Ancak gecenin karanlığında rüzgarın içinde cadı bazı sesler işitmeye başlamış. Rüzgarın sesini duymuş. duymaya da devam etmiş.

Nihayet bir gece yola çıkmaya karar vermiş. Rüzgar peydah olduğundan beri o şehirde geceleri dolaşan bekçiler varmış ve rüzgarın uğursuzluğundan kimse dışarı çıkmasın diye kol geziyorlarmış. Kedi miyavlamış ve bekçilerin tehlikeli olabileceğini söylemiş. O zaman cadı üzerine kocaman bir pelerin giymiş ve gecenin karanlığında bir ayıdan farksız görünmüş.

Gece kedisi ve köpeği ile ormana girince ormanda sesin geldiği tarafa doğru ilerlemeye başlamış. Rüzgar eserken ormanda bir uzun sarmaşıklı ağaç gibi görünen sütuna çarpıyor, garip ses de o sütundan geliyormuş. Cadı sütuna yaklaşmış. O esnada gökteki bulutlar seyrelmiş ve sütunun aslında kocaman ama sallanmakta olan bir kule olduğu anlaşılmış. Cadı sesi daha da çok anlamak için ürke korka kuleye girmiş ve dolana dolana yükselen merdivenlerini çıkıp tepesine varmış. Oradan etrafa bakınca çok şaşırmış çünkü daha evvel hiç şehri bu kadar açık seçik görmemişmiş. Şehrin karmaşık sokaklarını ve nerenin nerede olduğunu o gece anlamış. Ancak kula o şehre bakarken sallanmış ve sallanınca cadı bakışlarını başka taraflara çevirmiş. Çevirdiğinde dağlarda bir manastır görmüş. Manaastır cadıya çok ilginç gelmiş. O esnada kula bir daha sallanınca cadı koşar adımlarla inmiş kuleden. Ama eve gitmek yerine manastıra doğru yola koyulmuş. Ormanın dolambaçlı yollarından dönmüşler, dolaşmışlar nihayetinde manastıra varmışlar. İçeride am tamına 3 kapı varmış. Bu kapılardan biri manastırın bolca ay ışığı alan avlusuna çıkıyormuş. Biri kütüphaneye ve kütüphaneden kıvrılarak inen basamaklara açılıyormuş. Diğeri ise kilitliymiş. Cadı hemen avluya çıkmış, ay ışığının tenine değmesi onun çok hoşuna gitmiş, güzelliğine güzellik katmış. Sonra koşa koşa kütüphaneye girmiş ve oradan aşağılara inen basamaklara merak salmış. İnmeye başlamış. Aşağıda görülen ilginç kütüphane çok ilgisini çekmiş. Ama o esnada manastır tir tir titremeye başlamış. Rüzgar çok sert esmiş ve kilitli kapıdan bir ses gelmeye başlamış. Cadıların içgüdüleri çok kuvvetlidir. Cadı yerin altındaki kütüphaneyi çok merak ediyormuş ama kilitli kapıyı açması gerektiğini hissetmiş. Ve olanca gücü ile kedi ve köpeğinden de destek alarak kilitli kapıya omuz atmış. Kapıyı devirip içeri girmiş.

Bir de bakmış ki içeride yakışıklı mı yakışıklı bir prens uzanıyor. Yatağın yanına gitmiş. Ortalık tir tir titriyor. Cadı prensi alıp oradan çıkması gerektiğinin farkındaymış ama kocaman prensi nasıl taşıyacağını bilemiyormuş. Prensi uyandırmaya çalışmış uyanmamış. O zaman aklında bildiği bir büyü gelmiş. Bunun için de prensi öpmesi gerekiyormuş. Büyülü sözleri mırıldanıp prensi öpmüş. Prens o anda şıp diye uyanmış. Prens uyanmış ama cadı o an prense aşık olmuş. Ortalık daha da titreyince prensi çekeleyerek manastırdan çıkartmış. Tam ormana inmişler ki zelzele iyice şiddetlenmiş. Uzaktaki kule güm diye yıkılmış. Ormanda ağaçlar iyice sallanmışlar ve rüzgar da fena fena esmiş. Prens rüzgar çok fenalaşınca cadıya sarılmış, kedi ve köpeği de tutmuş güçlü kolları ile. Eğilmiş ve cadının kulağına fısıldamış. Rüzgar bitene kadar bana tutun, sonra her şey güzel olacak diye. Orada birbirlerine sıkı sıkı sarılmışlar. Sonra rüzgar bitmiş. Gökyüzü açmış, Prensi manastırda uykuya yatıran cadının büyüsü ancak bir başka cadınınki ile kaldırılırmış. Böyle bir büyünün kalkma vakti geldiğinde de ortalık sarsılır yıkılacak kuleler yıkılırmış. İşte tam da böyle olmuş. O prens o ülkenin prensiymiş ve cadı ile evlenmişler. Sonsuza kadar huzur ve bereket içinde hükmetmişler.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Zersenil uzaktan çatırdayan evi ve evin etrafında dolaşan at adamları, ellerinde tütsüleri ile cazıları gördüğünde tüyleri ürperdi. Eteğine bulabildiği mantarları toplamıştı. Çocukken de böyle yapmayı

Sararan yapraklar ve kurumaya dönen çalıların arasında bir kadın göründü. Yüzüde pek çok çizgi vardı ve kimsede görülmemiş gür saçlara sahipti. Işık, yaprakların arasından yüzüne vurdukça gözlerini kı

Şanoğlan kanepede uzanan misafirine baktı. Birşeyler hazırlamak için şömineye geçti. Ateşi her zamankinden harlı yakmaya karar verdi. Misafirinin saçları, gözleri, titreyen bedeni, nefesi, teninin kok