Tilki Kadın

Evvel zaman içinde uzaklarda kışları çok karların yağdığı bir ülke varmış. Bu ülkede bir Tilki Kadın yaşarmış. Tilki Kadın, kışları şöminenin karşısındaki sallanan sandalyesinde sallanmayı çok severmiş. Bir akşam gene sandalyesinde sallanmakta iken aniden ateş sönüvermiş. Tilki Kadın gece gece kalkıp ateşi tekrar yakmayı hiç sevmezmiş ama mecburen yakmış. Gene sallanan sandalyesinde sallanmaya ve uyumaya dalmış ki ateş bir anda gene sönüvermiş. Tilki Kadın ikinci kere yakmış ateşi tekrar oturmuş sandalyesine ve o anda tekrar sönmüş ateş. Üçüncü seferden sonra artık Tilki Kadın ateşi yakamamış ne kadar uğraştı ise. Didinmiş, çırpınmış ama yakamamış. O zaman üşümeye başlamış ve üşümüş, üşümüş, O esnada kapısı çalmış. Kapıyı açtığında tavşan kız, ayı ve kurt adamı görmüş. Onların da başlarına aynı şey gelmiş. Birbirlerine sokulmuşlar ısınabilmek için. Isınamamışlar. Ve kendi aralarında konuşmuşlar, ne olduğunu anlamaya çalışmışlar. O esnada tavşan kız demiş ki, benim ocağımdan ateşi çalan bir cüceydi. Kurt adam da cüce gördüğünü söylediğinde ne olup bittiğini araştırmaya karar vermişler. Ama hava karanlıkmış ve ortalık çok soğukmuş. O gece kalın yorganlara sarılarak uyumuşlar ve sabah olduğunda ateşi güç bela tekrar yakmışlar. Pusuya kurulup beklemişler ve gerçekten de bir cücenin gelip ateşi, sihirli bir çuvala attığını ve bacadan kaçtığını görmüşler. O zaman hepsi birlikte cüceyi takip etmeye başlamışlar. Takip etmişler, etmişler, nihayetinde kocaman bir dağın kenarına gelmişler. Cüce dağın kenarındaki bir mağaradan içeri girmiş. Mağara derinlere giden bir tünel gibiymiş. İlerlemişler, ilerlemişler ve nihayetinde dağın derinlerine doğru gelmişler.

Birden cüce peşlerindeki hayvanları fark etmiş ve dönüp onlara burada ne yaptıklarını sormuş. Hayvanlar da 'Ateşlerimizi neden çaldın?' diye sormuş. Cüce evvela peşindeki kurttan, ayıdan, tilkiden ürkmüş. Sonra cesaretini toplayarak anlatmaya başlamış. Dağların diplerinde, madenlerin derinlerinde bizim Od Anamız yaşar. Od Ada, bütün ateşlerin anasıdır. Bizim de madenlerimizdeki ışığımızdır. Ancak bir hastalık Od Ana'yı halsiz düşürdü ve onun koruyuculuğu azaldı. O zaman derinlerden ürkütücü bir canavar çıktı. Öyle korkunç öyle ürkütücü ki! Bizim Od Anamızı da tutsak tutuyor. Devasa ağzını açtığında onu ateşle beslememiz gerekiyor. Eğer beslemezsek Od Anamızı yiyecek" diye korku içinde anlatmış. O zaman hayvanlar da duruma çok üzülmüşler ve cüceye yardım etmek istemişler. Yerin dibindeki şehre onla birlikte gitmişler.

Maden şehri çok değişikmiş. Yerin altında devasa bir kent varmış, gök yüzü sadece kenardaki bir yarıktan görülüyormuş. Şehri aydınlatan lambaların çoğu sönükmüş, yanan birkaç tanesinin ışıkları şehrin kurulduğu oyuğu ışıtıyormuş ve madenin kayadan duvarlarında ışıldayan bir sürü gömülü taş da bu sayede ışıldıyormuş. Cücelerin yaptıkları evler kayadan oymaymış ve sivri kubbeli, geniş pencereliymiş. Madende çalışan işçilerin tak tak sesleri bir de kenarda akan dere ve derenin kenarındaki değirmenin sesleri duyuluyormuş. Büyülü bir kent gibi görünmüş hayvanlara bu şehir. Derken toprakların içinden devasa bir Taş Beden çıkmış ve kocaman ağzını açmış, Şehre gelmekte olan cüce ve onun gibi bir sürü başka cüceler adama doğru koşmuşlar ve 'Od Anamıza zarar verme nolur!' diye bağırarak açılan devasa ağza ateş dolu çuvalların içindeki ateşleri fırlatmışlar. Taş Adam ateşleri yutunca ağzının kenarında tuttuğu Od Ana'ya zarar vermemiş. Od Ana'yı ilk defa görmüş hayvanlar. Solmuş resimlerdeki kişiler gibi görünüyormuş sanki başka bir zamana aitmiş gibi. Bir zamanlar saçlarının, dudaklarının, yanaklarının al al olduğu anlaşılıyormuş. Şimdi derin bir uykuda gibi görünüyormuş ve yüzü çok hüzünlüymüş. Taş Adam kısa süre sonra ağzının kenarında tuttuğu Od Ana ile birlikte topraklara geri dönmüş. Cüceler bitkin ve ağlamaklı bir şekilde sarılmışlar birbirlerine. Ve gene kentten ayrılmaya koyulmuşlar. Ayı sormuş nereye gidiyorsunuz diye, "Ateş bulmaya gidiyoruz. Her seferinde çok daha uzaklara gitmek zorundayız, çok zor ve yorucu. Od Anamızı nasıl kurtacağız bilmiyoruz!" demiş küçük cüce. Yorgun ve çökkün omuzları ile gene şehri terk etmek üzere yürümeye başlamış.

O zaman hayvanlar kendi aralarında konuşmaya başlamışlar.

"Ateşimizi geri isteyemeyiz" demiş Tilki Kadın

"Bu büyük haksızlık! Hem bize hem onlara." demiş Tavşan,

"Belki de yardım etmeliyiz. Yoksa bizim gibi bir sürü hayvan ve insan ateşsiz kalacak." demiş Ayı,

"Belki cüceler daha fazla ateş bulamaz ve Taş Adam, Od Ana'yı bile yer!" demiş Kurt Adam korku ile.

"Bu konuda bir şey yapmalıyız." demiş Tilki Kadın.

"Ne yapalım, o ateşi tutan büyülü çuvallardan isteyip biz de mi ateş çalalım?" diye sormuş tavşan.

"Biz ateş nasıl çalınır bilmeyiz ki?" demiş Ayı,

"Kimin ateşini çalacağız, bu çok üzücü bir durum." demiş Kurt Adam.

"Bilge Baykuş'a gidip sormalıyız" demiş Tilki Kadın.

"Bu çok iyi bir fikir." diye katılmış diğer tüm hayvanlar. Bilge Baykuş, uzak bir dağın, karlı bir tepesinde yaşıyormuş ve hemen hemen her şeyi biliyormuş. Aynı zamanda devasa bir kütüphanenin de koruyucusuymuş: "Kadim Kütüphane" nin.

Hayvanlar kürklerini kabartmışlar ve beraberce yola koyulmuşlar. Karlı dağları aşmışlar, kimi zaman fırtına çıktığında Ayı'nın çok iyi bildiği mağaralara sığınmışlar. Bazen ormanlardan geçmiş, sonunda dağa tırmanmaya başlamışlar. Kurt yüksekten çok korkuyormuş, o nedenle sık sık Ayı'nın kucağına tırmanmak istiyormuş. Kimi dar ve yüksek dağ geçitlerinde ayı hakikaten Kurt'u kucağında taşımak zorunda kalmış. Nihayet Bilge Baykuş'un yerine gelmişler. Oraya geldiklerinde yuvarlak devasa ahşap kapının demir tokmağını üç kere vurmuşlar. Kapı savrularak açılmış ve Bilge Baykuş onları içeri almış. İçerisi sıcacıkmış ve yuvarlar pencereden dağlar, denizler, en uzak şehirler ve ovalar bile görünüyormuş. Bulutların bile üzerindelermiş.

Tilki Kadın anlatmaya başlamış, "Biz evimizde iken ateşimiz çalındı." Tavşan kız devam etmiş "Biz de ateşi çalanı aradık, minik bir cüceymiş." Ayı söylemiş "Ateşimizi çalmasının nedeni Maden Şehrinde Od Ana hastalanınca ortaya çıkan ve onu tutsak alan bir Taş Adam'mış" Kurt Adam konuşmuş "Ve Taş Adam çok korkunç eğer onu ateşle beslemezlerse Od Ana'mızı yiyebilir!" diye korku içinde anlatmış. Sonra "Ne yapmamız gerektiğini bize söyleyebilir misin Bilge Baykuş." Bilge Baykuş onlara sıcacık çorba ikram etmiş ve ateşin yanlarında ısınmalarını söylemiş ve düşünmeye başlamış. "Taş Adam, Hımm hımm hımm hımm hımm" "Od Ana Hımm hımm hımm hımm hımm" "Ateşin çalınması Hımm hımm hımm hımm hımm" "Od Ananın betinin benzinin atması Hımm hımm hımm hımm hımm" demiş, iyice hım hımlamış. Hayvanlar hasret kaldıkları ateşin kıyısında kenarında o hım hımlarken ısınmışlar, karınlarını doyurmuşlar ve merakla beklemişler Bilge Baykuş düşünürken. Bilge Baykuş düşününce konuşmaya başlamış:

"Sevgili hayvanlarım, Taş Adam, 4 Taş Kardeş'in en büyüğüdür ve onların yeri Kutsal Mezarlıktır. Ancak taşların huzurla kutsal mezarlıkta yatmalarına saygı duyulmamış. Taşlardan biri Maden Şehrine gelmiş, Taş Adam olmuş, diğerleri bağıran kayalar, biri Karadeniz'in kıyısındaki Taş Fener yapılırken ona destek taşı olarak konuş, diğeri dipsiz gölün dibine atılmış, bağırdıkça göl fıkırdar durur. Sonuncusu ile Ölmüş Orman'dadır. Taşların diğerleri, Taş Adam kadar iri değil ama çok gürültülüler. Onları büyülü şarkıları mırıldayarak susturup uçurabilirsiniz. Her birini kutsal mezara bırakmalısınız.

Kutsal Mezara getirip bıraktığınızda taşlar son kere bağırır, bağırtılarını bu büyülü şişeye koyun. Taş Adam'ın yanına geldiğinizde büyülü şişeyi açın. Bağırtılar Maden şehrinde yankılanacak. Od Ana dinlediğinde gözlerinden üç damla yaş düşecek ve o yaşlar Taş Adam'a düşerken alevlere dönecek. Alevler büyüyecek ve Taş Adam'da kardeşleri gibi bir taşa dönüşecek. Od Ana uyanacak, kurtulacak. Alevler dindiğinde Od Ana size Taş Adam'ın minik bir taşa dönmüş halini verir. Siz onu da muhakkak Kutsal Mezara bırakmalısınız. Büyülü şarkıları öğretmiş evvela sonra da onlara harita ile pusula vermiş ve uğurlamış.

Bunun ardından hayvanlar yola çıkmış. Gitmişler, gitmişler. Pusuladan yolu kontrol etmişler. Haritadan bakmışlar. Gitmişler, gitmişler. Kara Fener’e varmışlar. Kara Fener, Karadeniz’deki tüm dalgaları aydınlatıyormuş ve gemilere yol gösteriyormuş. Ancak bağıran kayanın sesi, Karadeniz’deki tüm deniz canavarlarını huzursuz ettiğinden canavarlar uyanıyor ve saldırıyorlarmış. Fenerci son derece yorgunmuş bu sebeple. Hayvanlar gelince evvela korkmuş onlardan ama her biri anlatmış birer birer. Fenerci de o zaman konuşmuş: “Sevgili hayvanlar, bildiğiniz gibi, gördüğünüz gibi, ben zaten çok yoruldum. Bu kayayı buradan almanızı ben de çok ama çok isterim. Sesten, gürültüden öyle yoruldum ki. Bu kaya bağırmaya başlayalı beri bu geçit geçilmez, Karadeniz yelken açılmaz oldu. O zaman hayvanlar mırıldanmaya başlamışlar önce. Bilge Baykuş'tan öğrendikleri şarkıyı söylemeye koyulmuşlar. Kayanın tüm bağırtısını alması için büyülü şişeyi de açmışlar. Onlar gittikçe daha yüksek sesle şarkıları söylemişler ve gittikçe daha alçak sesle bağırmış kaya. Sonunda huzurla susmuş, Hayvanlar kayayı alıp çıkmışlar yola.

Pusuladan kontrol etmişler ve haritadan bakmışlar. Dipsiz Göle gelmişler. Dipsiz göl fıkırdayıp duruyormuş. Gölün balıkları hasta gibi görünüyormuş ve gölün yüzeyinde yatay yatay yüzüyorlarmış. Ayı gölün derinliklerine doğru inmiş. Diğer hayvanlar kıyıda onu beklemişler. Çalkalanıp duran, çalkalandıkça insanın - hayvanın başını döndüren tekinsiz göle bakmışlar. İçlerinden ayının sağ salim çıkıp gelmesini dilemişler. Ayı inmiş suya, biraz daha inmiş, kocaman bir nefes tutuyormuş içinde ve biraz daha inince bağıran kayayı görmüş ve büyülü şişesini de çıkartıp bir nefeste öğrendiği şarkıyı seslenmiş. Şarkının sesi, kayaya çarpmış ve kaya susmuş, küçülmüş. Göl o anda çalkalanmayı kesmiş. Balıklar mucize gibi iyileşmişler ve sağlıkla yüzmeye başlamışlar. Ayı sulardan taşla çıktığında derin bir nefes almış. Taşı da yanlarına alarak yürümeye devam etmişler.

Ölmüş Orman'a geldiklerinde kendilerini çok üzgün hissetmişler. Ormanın orta yerinde bağırıp duran bir taş varmış. Başka hiçbir ses yokmuş. Orman'larda her zaman çok neşeli ve şen bir ses olur. Ama o ormanda başka ses yokmuş. "Ölmüş Ormanlar çok ürkütücüymüş" demiş Kurt Adam. "Ve çok hüzünlü" demiş Ayı. Tavşan ve Tilki Kadın sessizce onaylamışlar. Birlikte yürümüşler ve bağıran kayanın yanına varmışlar. El ele tutuşup şarkılar söylemeye başlamışlar. Büyülü şişeyi de açmışlar. Onlar şarkılarını söylemiş, bağıran kaya bağırmış önce, sonra şarkıyı duyunca bağırması azalmış, azalmış ve susmuş, küçülmüş. O zaman o kayayı da almışlar yanlarına.

Kayaların her biri çok ağırmış. Maden şehrine doğru yürümek onlarla çok zormuş. Ama birbirlerine destek olmuşlar. Uzun ve zor bir yolculukmuş, Maden'e yaklaştıkça ortalık daha da soğuklaştığı için yol daha da uzun ve yorucu gelmiş onlara.

Nihayet vardıklarında olan biteni cücelere anlatmış Tavşan Kız. Diğerlerinin konuşacak mecali bile yokmuş. Cücelerin de yardımı ile taşları, Taş Adamın kabarıp çıktığı toprak kıyısına getirmişler. Taş Adam çıktığında 3 büyülü şişeyi kırmışlar. Taşların bağırtısı ve bizim hayvanların şarkısı yankılanmış Maden Şehrinde. Taş Adam ağzını açmış, Od Ana duymuş, dinlemiş. O esnada yüzü acıyla buruşmuş ve gözlerinden kor gibi 3 damla gözyaşı düşmüş. Gözyaşları alev almış. Alevlerin içinde Od Ana'nın rengi ve mecali yerine gelmiş. Şarkılar yankılanırken Taş Adam'da ufalmış ve diğerleri gibi ağır ama küçük bir taş haline gelmiş.

Od Ana, gelen hayvanlara teşekkür etmiş ve onları da herkesi de ısıtacak büyük bir ateş yakmış toprak çukura. Hayvanlara ve kendisine, halkına güzel bir sofra kurulmasını istemiş. O da yardım etmiş. Birlikte yemiş içmişler. Od Ana herkese, taşların acısını, ve yası tutulmamış acının nasıl insanı, Od Ana'yı bile hasta ettiğini anlatmış. Karadeniz'in hırçın kalacağını, dipsiz gölün sırlarını balıkların koruyacağını ve Ölmüş Orman'daki bekleyen köklerden yaşam fışkıracağını duyurmuş hayvanlara. Taşları özenle büyülü bir çuvala koymuş. İçine kendi nefesini üflemiş. Çuvalı hayvanlara vermiş. Kutsal mezara taşları bu çuval ile taşımalarını istemiş, daha hafif ve kolay olacağını müjdelemiş.

Bilge Baykuş'un öğrettiği acı şarkı, taşların yasını taşıyormuş ve rüzgar onu dört bir yere taşımış. Rüzgarın taşıdığı şarkıları, sanatçı ruhlar duymuşlar ve kimisi bestelerine katmışlar. Şimdi biz de bazı şarkılarda duyarsak o şarkıdan parçaları, gözlerimizde kor gibi yanan bir göz yaşı belirirmiş. Öyle olursa bilin, sanatçı bir ruhunuz var ve bilin yüreğinizde hissettiniz o taşların tuttuğu yasın nasıl acı bir şey olduğunu.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sararan yapraklar ve kurumaya dönen çalıların arasında bir kadın göründü. Yüzüde pek çok çizgi vardı ve kimsede görülmemiş gür saçlara sahipti. Işık, yaprakların arasından yüzüne vurdukça gözlerini kı

Evvel zamanda pek becerikli bir cadı yaşarmış. Bu cadının aslan gibi bir kedisi ve kurt gibi bir köpeği varmış. Sırtında bir bohçası varmış. Şehirden şehre dolaşır, gittiği şehirlerde bohçasını açar v

Şanoğlan kanepede uzanan misafirine baktı. Birşeyler hazırlamak için şömineye geçti. Ateşi her zamankinden harlı yakmaya karar verdi. Misafirinin saçları, gözleri, titreyen bedeni, nefesi, teninin kok