Tırtıl Kelebeğe Dönüşünce



Bol çiçekli bir ülkede bir tırtıl yaşarmış. Bir sürü arkadaşı varmış; minicik böcekler, başka tırtıllar, küçük sürüngenler ve karıncalar. Ağaç kabuğunda sürünürler; bütün gün sürünürlermiş. Yorulduklarında, ikindi vakti bir çay hazırlarmış küçük uğur böcek hanım, kurabiyeleri ile, onları hapır hupur yedikten sonra şişmiş göbeklerini gökyüzüne çevirir ve uzanırlarmış. İkindinin hafif güneşi karınlarını ısıtırken onlar da kelebekleri izlerlermiş. Minik tırtılın tüm arkadaşları da tırtıl gibi kelebeklere hayranmış. Rengarenk kanatlarındaki desenleri hayranlıkla izlerlermiş hep beraber. İkindileyin izlerlermiş çünkü o vakitte kelebekler çok yavaş ve zarif olurlarmış. Desenlerinin en ince detaylarını bile görülürmüş. Birlikte hayal kurarmış tırtıl arkadaşları ile, ve sorarmış herkese: “Kelebek olmak nasıl bir şey acaba. Böyle tombik tombalak olmak keyifli, yerlerde dolaşmak keyifli ama uçmak! of nasıl bir şey acaba. O zarif süsten kanatları taşımak, o kadar güzel olmak nasıl bir şey acaba?”


Minik tırtılın vakitleri oynarak, çalışarak, yiyecek bularak ve hayal kurarak geçiyormuş. Yatağına geldiğinde çok yorgun oluyormuş, karanlıkta uyumadan evvel kelebek olmayı düşlüyor, uykuya öyle dalıyormuş. Günlerden bir gün başka tırtılların da yaptığı gibi bizim tırtılın da içinden kendine bir koza örmek gelmiş. Herkese sormuş böyle yapasım geliyor içimden diye. Herkescikler de içinden geliyorsa zamanıdır yap demişler. Tırtıl güzel bir koza örmüş o vakit kendine. İçine yerleşmiş, dostlarına öpücükler göndermiş ve kozasında heyecanla uykuya dalmış. Tırtıllar kozalarında uyurlarmış uzun uzun çünkü ve uyandıklarında bir kelebeğe dönüşürlermiş.


Bizim minik tırtıl da uyumuş, günlerce. O günler öyle uzun geçmiş ki minik arkadaşları için, hepsi tırtıl dostlarını özlemiş. Ama bu arada başka minik tırtıllar da koza örmüşler. Uğurböceği başka bir ağaca taşınmak zorunda kalmış. Karıncaların yuvası yıkıldığı için biraz daha uzağa yuva yapmışlar. İşte böyle olaylar olmuş bitmiş. Derken bizim tırtılın kozası çatlamaya başlamış, uyanma vakti gelmiş. Minik tırtıl gözlerini açıp güzelce esnemiş, ellerini ağzına bir götürmüş ki aman allahım o da nesi, elleri bambaşka. Sonra bedenine bakmış, hiç de tombik tombalak değil artık, öyle zarif. Ah bir de kanatları var mor ve siyah ve pembe desenli. Güzel mi güzel. Hayallerindekilerden bile güzel. Hemen çırpmış kanatlarını ve ayakları yerden kesilmiş. Ah, uçmak ne eğlenceli işmiş öyle! Çok keyiflenmiş. Uçarken böyle kendi gibi şaşkın şaşkın uçan güzeller güzeli bir başka kelebeğe çarpmış. Tanıyamamış önce ama sonra farketmiş ki onun tırtılkenki arkadaşlarından biriymiş o kelebek ve o da henüz kelebeğe dönüşmüş. Kutlamışlar birbirlerini. Tırtılın bu ilk günleri kelebek olmaya alışmakla ve zerafeti güzelliği ile övünmekle geçmiş. Uçmuş uçmuş kalbi yüreği yerinden çıkacak gibi çarpmış çarpmış.


Biraz daha zaman geçtiğinde bizim minik tırtıl arkadaşlarını çok pek çok özlemiş. Onların yanına gitmiş, çoğunu bıraktığı yerde bulamamış. Kalanlarla eskisi gibi eğlenmek istemiş ama eskiden sığdığı yerlere artık sığamıyormuş. Kanatları çok güzelmiş ama çok büyükmüş aynı zamanda. Minicikken geçtiği yere takılıyormuş. Eski yatağına uzanmak, uyuduğu yerdeki tepedeki delikten gökyüzünü izlemek istemiş ama odasına girememiş bile. Sonra uğurböcek hanımı aramış, taşındığı uzak ağacı bulmuş ve kurabiyelerini yemiş. Karnı şişmemiş eskisi gibi, ayrıca kanatlarının üzerine de uzanamamış. Gene de arkadaşları ile güzel zaman geçirmiş. Gene gelmek için söz verip yeni evine gitmiş.


Günleri gene çok dolu geçiyormuş. Yeni kelebek arkadaşları ile açmış binlerce çiçeğin içindeki tatlı ballı özsuları içiyorlarmış. Bunun karşılığında da o çiçeklerin polen alışverişlerine yardımcı oluyor ve çiçekler meyveye dönüşürken onları koruyacak iksirler saçıyorlarmış. Bu yeni işi de çok eğlenceliymiş. Ballı çiçek suları çok tatlıymış. Uçmak çok eğlenceliymiş. Polenleri kanatlarına takıyormuş taşımak için ve polenler hem çok güzel kokuyormuş hem de ışıl ışıl parlıyormuş. Yeni arkadaşlarının kanatları da rengarenkmiş ve birlikte çok gülüp eğleniyorlarmış. Ama bizim kelebek her akşam eski dostlarını ve eski mekanını özleyerek ağlayıp duruyormuş.


Eski dostları ve eski mekanına bir türlü sığamıyormuş, yeni evinde ise kendini yapayalnız ve çok yabancı hissediyormuş. Bu nedenle ağlamasını durduramıyormuş hiç. Gündüzleri çok eğleniyormuş. Gece olup da uyku vakti geldiğinde eski yatağını ve uyuduğu kovuğu özlüyormuş. Ağlıyormuş hep. Bir gün yeni yatağında uyuyayıp gene ağladığında dışarı çıkmış ve yanına bir ateş böceği gelmiş. Ateş böceği neden ağlıyorsun diye sorduğunda işte bu üzüntüsünü olduğu gibi anlatıvermiş ona. Ateşböcek dinlemiş dinlemiş. Sonra onun için karanlık gökyüzündeki parıldayan yıldızların önünde ateşini yaka yaka güzel bir dans etmiş ve şarkı söylemiş. Şarkıda sözler varmış:


“Değişiriz, dönüşürüz birlikte,

Hayat güzel, eskisi ile yenisi ile,

Alışmak kolay değil ama şart değil ille de

Geçmişi de güzel geleceği de”


Bu şarkıyı dinlerken uyuyakalmış kelebek, bundan sonra da uyuyamadığında ateş böcek arkadaş ona yıldız dansı yapmış ve başka başka şarkılar söylemiş. Kelebek de zamanla üzülmenin de sevgiden olduğunu anlamış. Değişmenin güzel olduğu kadar sancılı da olduğunu anlamış. Böyle böyle büyümüş o da hepimiz gibi. Neşeli ve büyülü güzel bir hayat sürmüş.