Sırrı örümcek olan prenses

Uzak bir ülkede bir güzeller güzeli prenses yaşarmış. Bu prenses çok meraklıymış. Öyle meraklıymış ki gece gündüz demeden her yeri araştırır bakar, her bulduğu şeyi inceler ve kurcalarmış. Prensesin ailesindeki kadınların bazılarının göbeğinde değişik bir ben varmış. Bu garip beni olan kadınlar bir dertten muzdariplermiş. Dertleri de şuymuş, ne zaman huysuzlaşsalar ya da korksalar ürkütücü bir örümceğe dönüşüyorlarmış: Sivri dişleri olan uzun bacaklı ve tüylü ürkütücü bir örümceğe. İşte bu garip özelliği sır olarak saklıyorlarmış itina ile. Prenses de zaman zaman örümceğe dönüşmeye başlamış ve diğer kadınlar gibi o da bu özelliğini iyice saklamış.

Günler geçmiş geçmiş prenses büyümüş. Prensesin ülkesinde olağan dışı olaylar olurmuş dönem dönem. Seller, fırtınalar, karanlık günler, kasırgalar, tsunamiler. Herşeyi kraliyet ailesi olarak iyi kötü atlatır yaralarını sararlarmış. Ancak günlerden bir gün çok büyük bir kasırga gelmiş. Kraliyet şatosunu da, kralla kraliçeyi ve kraliyet ailesinin çoğunu da almış götürmüş. Onları götürdüğü gibi yerine de ejderler getirmiş bir sürü. Bir tek prenses kalmış aileden. Prenses, evsiz ve ailesiz çok korkmuş, ejderlerin mütemadiyen havada uçuşması onu daha da korkutmuş. Prensesin ülkesinde bir sürü güzel köy ve köylerde şirin evler ve çiçekli bahçeler varmış. Ejderler dolaşıp dolaşıp sinirlenip ülkesinin güzelim köylerini yakıp kavuruyorlarmış. Prenses bir ağlamış iki ağlamış sonra ne yapacağın bilemeden ve örümceğe dönüşmekten de ürke korka düşünmüş durmuş. Sonra ailesinin her kötü zamanında fikir danıştığı bilge kahin dede gelmiş aklına ve ona danışmak için çıkmış yola. Kıvrıla dolana giden yollardan tırmanmış. Bilge kahin dede bir manastırda yaşarmış ve bu manastır Karadeniz’in kıyısındaki Kara Ormanın en sarp ve kayalık dağının tepesindeymiş. Bilge Kahin manastırında pek durmazmış, Prenses gittiğinde de orada değilmiş. Prenses orada 3 gün ve 3 gece kahin dedeyi beklemiş. Beklerken kahin dedenin evini temizlemiş, bahçelerini ve ambarlarını tertiplemiş. Ona güzel güzel yemekler pişirmiş ve halıları dokumuş. Hayvanları beslemiş. Niayet bilge kahin dede evine vardığında yerlerde serili yumuşacık halılara ayaklarını değdirmiş, gürül gürül yanan sobanın karşısına oturmuş ve sıcacık çorbasından devasa bir kase içmiş. Keyfi yerine geliğinde prensesi dinlemiş. Sonra prensesi manastırın avlusuna çıkarmış, uçuruma bakan avlu o gece parıl parıl parıldıyormuş çünkü o gece son hasat bayramıymış ve gökte mavi bir dolunay parıldıyormuş. Kadin dede prensesin yüzünü kendine doğru çevirmiş ve ayışığının prensesin gözlerine düşmesini sağlamış. Sonra prensesin kapkara ama ayışığı ile aydınlanmış gözlerine derin derin uzun uzun bakmış. Uzun bir sessizlikten sonra prensese demiş ki, artık kendine taç takıp ülkeyi sen yönetmelisin. Ancak tacını kendi taşlarınla mücevher ustasına yaptıracaksın. Ülkenin huzur bulmasını istiyorsan Kara dağın tepesindeki mağaradaki aynanın içindeki ejder taşını almalı onunla tacını yaptırmalısın. Yoksaki Ejderler seni dinlemez ve asla gerçek bir hükümdar olamazsın.


Prense o geceyi de manastırda geçirdikten sonra inmiş aşağıya. Karadağ uzakta görülüyormuş onun ülkesindeki her yerden. Kara denmesinin nedeni bir zamanlar volkanik bir dağ olması ve her yerlerinin dumanlarla kaplı olmasıymış. Ama söneli çok olmuş. Kara dağın etrafı bataklıklarla ve ormanla çevriliymiş. Ormanda lanetli hayvanlar yaşarmış ve o ormana daha önce giden hiç kimse geri dönmemiş. Çok ürkütücü bir ormanmış orası. Patikalarının çoğu labirent gibiymiş ve yolu bulmak son derece güçmüş. Prenses çeşitli insanlara haber göndermiş. Huzuruna çağırmış ve ormanın nasıl geçileceğini soruşturmuş. Her gelen ormanın geçilmez kara dağın ulaşılmaz olduğunu söylemiş. Ama günlerden bir gün prenses şirin mi şirin bir genç çoban görmüş. Bu çoban aycıymış da aynı zamanda ve gitmediği orman görmediği yer kalmamış şu dünyada. Öyle derlermiş onun hakkında. Prenses olan biteni anlattığında genç avcı çoban demiş ki ben bulurum yolları. Haydi takıl peşime izle beni. Prenses buna çok sevinmiş. Sarayın önde gelenleri aşılmaz ormanı geçemeyeceğini söyleyen onca gezgini hatırlatmış bu çobana kanmaması gerektiğini söylemişler ama prenses takılmış oğlanın peşine ve gitmişler kara ormana.


Kara ormanda bir sürü maceralar yaşamışlar. Geceleri ateş yakmış ve kenarında uyumuşlar. Birbirlerine hayatlarını anlatmışlar. Gündüz birlikte avlanmış ve yiyecek toplamışlar. Kıvrılan ve kaybolan yollarda birlikte iz sürmüşler. Günler böyle geçerken patikaların birleştiği ve kara dağa doğru yükseldiği yere çok yaklamışmışlar. Ama prenses o gece çok tedirgin olmuş. Ya dağın tepesine çıktığımızda ejder taşını bulamazsak ya ejder aşını avcı çoban alır beni yolda bırakırsa ben nasıl dönerim ya ejder taşı yoksa diye bir sürü dertli düşüncelere dalmış. Ve düşünceli bir şekilde uyuyakalmış. Tam gecenin en karanlık saatinde uyanmış ve etrafına bakıp çobanı bulmaya çalışmış. Acaba kaçıp erkenden ejder taşını alıp mı gitmeye çalıştı diye. İşte o esnada çobanı buluş, oracıkta uyuyormuş uzanıp ellerine almış çobanı ve o an çobanı hafif bir tüy gibi kaldırırken farketmiş örümceğe dönüştüğünü. Çoban uyanmış ve kendini prensesin devasa tüylü ellerinde sivri dişli ağzına bakarken bulmuş. Çok ürkmüş ve kaçmış. O gece birbirlerini bulamamışlar. Prenses sakinleşip üzülünce prenses haline geri dönmüş. Her yerde çobanı aramış. Çoban da çok korkmuş ve korkusu ile uzak yollara kaçmış. Günler geçmiş ve prenses karanlık ormanda kara dağın eteğinde çobanı bulamadığı için üzgün ve mutsuz bir şekilde ağlayarak şarkılar söylemeye başlamış. Şarkıları öyle derin bir acı içeriyormuş ki o ormanın cadısı yol ayrımlarında durup sesi dinlediğinde dayanamamış ve ormanın tüm patikalarını birbirine bağlamış. Böylece prensesin yürüdüğü yollar ile avcının yürüdüğü yollar kesişmiş ve birbirlerine kavuşmuşlar gene.Prenses çobana benini göstermiş ve kaygılandığı zaman bir örümceğe dönüşüverdiğini söylemiş. Bunu duyunca çobanın ondan kaçacağını sanıyormuş. Çoban dinlemiş düşünmüş ve masum prensesten kaçmamış. Prensese demiş ki kaygılandığında ben senin yanında olurum ve kaygılarını azaltmak için elimden geleni yaparım. Örümcek halinden korkmuyorum. Biz birbirimize zarar vermeyiz. Prenses de tekrar etmiş biz birbirimize zarar vermeyiz. Ve sarılmışlar birbirlerine. Sarıldıklarında ikisi de cesaretle dolmuş.


Sonra birlikte dağın tepesine çıkmışlar ve orada mağarayı bulmuşlar ve mağaradaki aynanın karşısına geçmişler. Aynanın içinde bir değil iki ejder taşı varmış. Biri prenses diğeri de avcı için, şehre dönmüşler ve mücevher ustalarına eder taşını vermişler. İkisi de taçlarını taktıklarında ülkelerine ve ejderlere hükmetmeye başlamışlar. Ejderlerin tümü onların önünde eğilmiş ve uysallaşmış. Birlikte yıkılıp dökülen ülkelerini onarmış, barış ve refah, huzurla sonsuza dek yaşamışlar.