Sıkılan kız ve anahtarları

Evvel zamanda buralara yakın bir memlekette yaşayan bir küçük kız varmış. Bu kız doğdu doğalı bilmecelere, bulmacalara ve anahtarlara meraklıymış. Gittiği yerlerde oyunlar oynar, kimsenin bilemediği, bulamadığı anahtarları toplarmış. Bir sürü anahtardan oluşan devasa bir kolyesi varmış. Öyle büyükmüş ki anahtarlı kolyesi, onu artık takması mümkün değilmiş, ancak sürükler, sürükler ve öyle taşırmış.

Sıkılan kızın yaşadığı memlekette bir gün bir deli rüzgar esmeye başlamış. Rüzgar öyle çok öyle çetin esmiş ki, insanlar evlerinden dışarı çıkamamışlar günlerce. Pencerelerinden dışarı dünyayı izlemişler, rüzgarın alıp götürdüklerini, ağaçları, toprakları, selleri ve felaketleri. Dışarı çıkan rüzgara karışıp gidiyormuş, bu sebepten mütevellit kimsecikler dışarı çıkmıyorlarmış.


Sıkılan kız camda oturmuş ve uzun süre dışarıyı izlemiş. Onun oturmayı sevdiği salon köşesinde büyük bir cam varmış ve o camın tam karşısında büyük bir kaya varmış. Sıkılan kız, diğer herkes ile birlikte evde oturmaktan sıkılıyormuş. Sıkıldıkça camdan bakıyor ve kayayı inceliyormuş. Çeşitli dürbünleri varmış, Saatlerce camdan bakıp o kayayı inceliyormuş. Kayanın girintilerini, çıkıntılarını, her şeyini iyice öğrenmiş. Bir akşam kaldığı yetimhanedeki bakıcılara seslenmiş . Çok heyecanlıymış çünkü o kocaman kayada, bir kapı olduğunu ve kapının da bir anahtar deliği olduğunu fark etmiş. Ama bakıcılar sıkılan kızın anahtarlara ve kapılara ilgisinden çoktan beridir sıkılmışlarmış. O nedenle onun bu dediğine pek de aldırış etmemişler. Hatta aslında bu huyunu pek de sevmiyorlarmış kızın. Ama sıkılan kız ısrar etmiş. Anlatmış, günlerce ve gecelerce kapıyı gözlemlemiş. Gece olduğunda kapının arkasından ışıltılar yayıldığını görmüş. Kapının etrafını çevreleyen sarmaşık bazen açılıyormuş bazense dallanıp budaklanıp kapının girişini iyice kapatıyormuş.


Sıkılan kız, bir akşam anahtarlı kolyesini yanına almış, minik kahve ponponlu kedisi cırtlak da onun peşinden çıkmış evden. "Şşşşşş! Çok sessiz olmalıyız" demiş. Dışarıda epey rüzgar varmış, Sıkılan kız dışarı çıktığında başı dönmüş çünkü bu bitmeyen rüzgar nedeni ile aylardır dışarı çıkmıyormuş. Her yerin nasıl olup da bu kadar çok değiştiğine hayretler etmiş. Paltosuna sarılmış, cırtlak onun ayaklarının dibine dolanmış. Anahtarlı kolyesini çekiştire çekiştire kapıya doğru yürümüşler. Hava karanlık olduğundan yolu aydınlatması için minik bir el lambası da almış yanına. Kayanın yanına varması çok uzun sürmüş. Rüzgarda kaymış, kalkmış, düşmüş, sürüklenmiş, bazen sürünmüş. Kayaya geldiğinde tam da gördüğü yerde sarmaşıkların ardında bir kapı görmüş. Anahtar deliğine bakmış, çok gizemli hissetmiş. Parıltılı ve gri bir sisten başka bir şey görmemiş. Anahtar kolyesine bakmış. Anahtar deliğine bakmış. En uygun olan anahtarı almış, deliğe sokmuş, çıkan sesi dinlemiş. Sonra cebinden dedesinin çakısını çıkartmış, anahtarı biraz yontmuş biraz oymuş, deliğe tekrar taktığında 'klink' sesi gelmiş ve ağır kapı yavaş yavaş açılmış. Kapının ardındaki sis kıza çok cazibeli gelmiş ve hemen o tarafa doğru yürümüş. Cırtlak ondan önce davranmış bile. Sonra serin bir rüzgar esmiş ve kız arkasına döndüğünde kapı helezonlar çizilerek dönmeye başlamış, dönmüş, dönmüş minicik bir hale gelmiş. Bu minik halini almış sıkılan kız, anahtarlık diye uzun kolyesine takmış. Sisler yoğunmuş ve griymiş.

Ay öyle parlakmış ki o gün, ayın ışığı sis tanelerinin her birini kendisi gibi parıldatıyormuş. Büyülü görünüyormuş sisler. Sıkılan kız, parıldayan sisler arasında yürümeye başlamış. Yürümüş, yürürken ortalık belirginleşmiş. Devasa çınar ağaçları belirmiş etrafında. Ağaçların ortasındaki koridorda ilerlemiş. Nihayetinde önüne bir merdiven çıkmış. Merdivenin taş basamaklarını tırmanmış. Karşısına bir avlu çıkmış, avlunun arkasında kocaman bir kilise varmış. Kilisenin taş duvarları ihtişamla göğe doğru yükseliyormuş ve içinden garip bir müzik geliyormuş. Kapısı aralıkmış. Sıkılan, meraklı kız kilisenin kapısına ilerlemiş. Sislerin arasında onu kimse fark etmemiş. İçeriye süzülmüş sonra. İçeriyi loş bir ışık aydınlatıyormuş. Bir sürü insan oturuyormuş orada. Tuhaf müzik devam ederken, sanki herkes birini bekliyor gibiymiş. Bir süre sonra sahneye doğru bir adam yürümüş, kapkara kıyafetleri olan bir adam. İnsanlar kendi aralarında konuşmuşlar. Konuşmalardan anladığı, adama 'Kara Kahin' dedikleriymiş.

Kara Kahin ortaya çıkmış ve gür sesi ile konuşmaya başlamış.

"Kurtacı bu karanlık günleri sonlandırmak üzere geldi topraklarımıza. Büyü sanatının yasağını da, sessizliğimizi de sonlandırmanın yasağı geldi. Artık boyun eğmek yok. Hazırlanın savaşçılar, cadılar, söylenciler, ecinniler. Başkaldırımız yakın!"

Bu kısacık sözleri salondakileri hareketlendirmiş. Biri ayağa kalmış, devasa cüssesi ile. Sıkılan kız, o kadar dev bir kişiyi hayatında ilk defa görüyormuş. Düşünmüş acaba kapıdan içeri nasıl girdi diye. Ama Kara Kahin bir el hareketi ile oturmasını işaret etmiş.

"Şimdi değil, hazır olduğumuzda ben işareti, kara yılanı göklere salacağım!"

Sonra konuşmadan çıkmış dışarı, içeriyi dolduran kalabalık da sessizce dağılmaya başlamış. Sıkılan kız da kalabalığa karışığ dışarı çıktığında ortalıkta bir gariplik sezinlemiş. Sis büyülü gibiymiş, dışarı çıkanlar anında kayboluyorlarmış. O esnada, ellerinde devasa oraklar olan ürkütücü adamlar görmüş. Kendi aralarında bağırışıyorlarmış. O zaman sıkılan kız hızla koşmuş ve kenarda köşede bir yer bulmuş ve oraya pusmuş. Pustuğu yerde birkaç tombul kedi varmış, onların yanına kıvrılmış. Sessizce durmaya başlamış. Oraklı ve gri kıyafetli adamların sayısı artmış ve ortalıkta ürkütücü bir eda ile dolanmaya devam etmişler. O esnada, sıkılan kızın yaslandığı kapı açılmış ve kız arkaya düşüvermiş. Kapıyı açan upuzun sakallı adamcağız kızı görmüş. Tam o an kapının önünde oraklı adamlar belirmiş.

"Kimseler gördünüz mü!" diye bağırmış yaşlı adama. Yaşlı adam hemen kızın önünde duracak şekilde bir adım atmış ve ihtiyar sesi ile "Kimseler görmedim. Fırını açıyorum da, ondan araladım kapıyı." demiş. Oraklı adam gittiğinde, yaşlı adam sıkılan kızın yanına doğru eğilmiş ve sormuş. "Kimsin sen anlat bakalım?" Kız o zaman her şeyi anlatmış adama. Adam da dinlemiş, susmuş. Kızı kaldırmış ve sofraya oturtmuş. O esnada un havuzunun başına geçmiş. Kısa süre sonra başka bir yaşlı adam gelmiş. Fırını yakmış, güneşin ilk ışıkları doğana kadar çalışmışlar ve mis kokulu ekmekler hazırlamışlar. Fırından ekmekler çıkmaya başladığında tezgaha bir sürü insan gelmiş. Bu insanlar sıkılan kıza çok tuhaf görünmüş çünkü kıyafetleri garipmiş, konuşmaları garipmiş. Yaşlı adamlar sıkılan kızdan yardım istemişler. Sıkılan kız sıcacık ekmekleri güzel paketlere sarmış, bekleyenlere vermiş. Yaşlı adamlar ödemeyi almışlar, Yoğun bir sabah bittikten sonra güzel bir sofra hazırlamışlar. Sıkılan kız ancak sabah kuyruğu bittiğinde ne kadar acıktığını fark etmiş. Oturmuş güzel yemekleri, sıcacık ekmekleri yemiş. O zaman da uykusu gelmiş ve fırının yanında kıvrılıp uyumuş.

Sıkılan kız, geri dönmenin yolunu düşünmüş uyandığında. Seramik bir anahtarlığa dönüşen kapıya bakmış, bakmış, düşünmüş. Sonra kalkıp fırıncılara yardım ettiğinde de düşünmüş. Böyle böyle günler geçmiş. Fırıncı iki yaşlı adam da, sıkılan kıza dönüş yolunu bulmasına yardım edeceğine söz vermişler. Ayrıca sıkılan kızın yardımları iki yaşlı adama da çok iyi gelmiş. O nedenle kızın fırında kalmasına da izin vermişler. Ona ekmek sanatını da öğretmeye başlamışlar. Kısa sürece kız, odun ateşinin nasıl yakıldığını, ekmek hamurunun nasıl mayalandığını, bir sürü şeyi öğrenmiş. Fırıncılar, kıza leziz ekmeklerin binbir türlüsünü öğretmek istemişler. O nedenle uzun süredir yapmadıkları ekmekleri yapmaya başlamışlar. Uzak köylerde üretilen ender buğdayları getirmişler. Birbirinden çeşitli harman ekmekler yapmışlar, tıpkı çok eski günlerdeki gibi. Ve sıkılan kıza bu güel ekmeklerin nasıl yapıldığını göstermişler, öğretmişler. Fırının leziz kokusu, ekmeğin muhteşem tadı bütün mahalleye yayılmış. Lezzete doyamayanlar fırın önünde kuyruklar yapmışlar. Daha da çok siparişler vermeye başlamışlar. Ve ekmeklerin ünü, Kara Şato'ya kadar gitmiş. Şato'da yaşayan Kral ve Kraliçe de bu fırının leziz ekmeklerini ister olmuşlar.

Ancak Şato'nun istediği ekmek o kadar çokmuş ki kocaman bir ekmek arabası ancak taşıyabiliyormuş. Sıkılan kız da ekmek arabasına biniyormuş. Geyiklerin çektiği ekmek arabası, Karanlık Şato'nun olduğu yüksek dağın daracık yollarını yavaş yavaş çıkarken kız merakla etrafı izliyormuş. Fırıncılar sıkılan kıza bir sürü şey anlatmışlar. Kral ve Kraliçe'nin çok uzun yıllar önce feci bir kazada ejder sırtındayken vefat ettiğini anlatmışlar. Veliahtlar o zaman karalar giyinmiş tuttukları yası göstermek için. Yas süresi geçtiğinde, Kara Kahin'i çağırmışlar. Kendilerinin hükmetmeye devam edeceğini açıklamışlar ve Kahin'den bu dileklerini kutsamasını istemişler. Ancak Kahin onlara bakmış, Kraliyet'in gümüş havuzuna bakmış ve göğe bakmış. Ardından "Bu toprakların barındırdığı binlerce kahraman, kendilerine hükmedecek kahramanın kendilerine müjdeleneceği zamanı bekleyecek. Sizin hükümdarlığınıza uymayacak hiçbiri" demiş.


Veliaht Kral ve Kraliçe o günden sonra kendilerine Kara Kral ve Kara Kraliçe denmesini istemiş. Kara Kahin'in sözlerini duyanları katletmişler. Ancak Kahin'e zarar verememişler. Kahin'e bıçak, kılıç işlemiyormuş. Hükümdarlığı devraldıklarını ilan etmişler ve ülkede yaşayan büyülü güçlere sahip kahramanların yakalanmasını ve katledilmesini buyurmuşlar.


O ülkenin topraklarında yaşayan bir sürü kahraman varmış. Bu nedenle, Kral ve Kraliçe yaşarken büyülü güçleri olan kahramanların efsanevi hikayeleri ile dolu, şatafatlı ve mutlu bir ülkeymiş ve başka ülkeler, nasıl olup da bu kadar büyü gücünün bu topraklarda doğanlara bahşedildiğini anlayamıyorlarmış. Ancak Kara Kraliçe'nin yönetiminde kahramanların çoğu yakalanmış, bir kısmı katledilmiş, bir kısmı zindanlara atılmış. Böylece ülkenin şatafatı, büyüsü ve ihtişamı günden güne azalmış. Ülkede yaşayan insanların yüzlerindeki gülümseme kararmış ve gittikçe daha sessiz, mutsuz hal almış. Sokakların şen ve mutlu hali artık kalmamış. Kara Krallar hüküm sürdükçe, unutulmuş ve yasaklanmış kara büyüleri yapmaya başlamışlar ve sokaklardaki insanlar gittikçe daha silikleşmiş bu nedenle. Topraklarda kara büyü yapıldıkça halk silikleşiyor ruh gibi oluyormuş.