Nergis'in Sırrı

Nergis üstü başı ıslanmış ve beti benzi atmış bir şekilde içeri girdi. Ateşin yanına oturdu. Yüzünü kaldırıp İdil'e bakmadı. İdil, Nergis'i gördüğüne çok şaşırmış görünüyordu. Bir süre olduğu yerden kımıldamadı ama sonra kalın, yün bir battaniyeyi gelip kardeşinin üzerine bıraktı. O zaman iki kadının yaydığı gerginlikte biraz azaldı. Ateşin çıtırdamaya devam ederken elinde bağlaması ile Ahmet geldi. Ahmet ve eşi Fatma Taş Konak'ın düzenlenmesi ile ilgili temel sorumluluğu üstleniyorlardı. Ahmet bir şeyler çalmaya başladı, Fatma Nergis'e sıcak bir çorba getirdi. Sonra da bolca yaptığı malayı ortadaki kestane ağacından yapılma masanın üzerine bıraktı. Üzerinde dumanı tüten malaydan bir tahta kaşıkla aldı ve güzel bir tahta kaba birkaç kaşık dolusu koydu. Ardından konağın kapısını açtı. İçeriye tipi şeklinde yağan kar ve soğuk bir rüzgar girdi. Fatma eşikten dışarı adımını atması ile irkilmesi bir oldu. O esnada, üzerinde ıslak ve kapkara bir kürkü olan yaşlı bir kadın, yere elinde kocaman bir değnek ile içeri girdi. Sipsivri çenesi ile sinirli ve asabi bir çehresi vardı kadının.


Fatma önce ne yapacağını bilemedi. Neredeyse elindeki tası düşürüyordu. Ama saygısızlık etmekten çok korktu. Efsanelerde anlatılan, Alkarısının allaya pullaya abarta abarta anlattığı Kara Congales buydu. Hakikaten uyanmıştı ve çıkıp gelmişti. Alkarısının abartmadığını düşündü hatta, karşısında onun anlattığından da ürkütücü hali ile oturuyordu. Fatma şaşkın hali geçince koşuşturup Congales'in önüne elindeki kocaman tahta tabağı ve kaşığı koydu. Herkes sessizdi, Congales'i, içeri duyur ederken Çarşamba karısı konuştu:

"Kara konağımıza hoş geldin Kara Congales. Kara soframıza otur ve kara gecemizde misafirimiz ol." dedi. Sonra sanki başkaca da bir söz etmeye mecali yokmuş gibi en yakınındaki kanepeye uzandı. Oturduğu yerden de uzunca bir süre kalkamadı. Koncales geldiğinde ayağa kalkan ev ahalisi sonra yerlerine oturdular. Nergis şaşkın şaşkın bakmaya devam etti ama kimseye bir şey sormadı. Koncales sessiz ve hırçın durdu uzun uzun sonra konuştu:

"Hoş buldum. Masada bana eşlik edin. Uzun zaman oldu insanlarla oturmayalı."

Bunun üzerinde Fatma telaşla etrafta koşuşturmaya başladı. Hızla sofrayı hazırladı. İdil ona yardım etti. Alkarısı ateşin başından ayrılmadı. Nergis de biraz sonra çekingen bir halde yardımcı oldu onlara. Sofraya herkes oturdu. Sessiz bir yemek yendi. Kara Congales'in üstünün başının ıslak olmasına kimse bir söz söyleyemedi. Yemeği bittiğinde ateşin yanına yaklaştı, o yaklaştığında ateşin harı arttı ve alkarısı titreyerek bir köşeye büzüştü. Renginin alı daha belirginleşti. Kara Congales Alkarısı'na baktı, sonra bir hayvan gibi sallandı kürkünün üzerindeki ıslaklık hızla kurudu. Dönüp İdil'e baktı.

"Yatacak yerin var mı?"

İdil "Buyur" dedi, sonra merdivenlere ilerledi. Kara Congales Karadeniz gibi kokuyordu, tuzlu, yosunlu ve kapkara. İdil en rahat odalarından birini Congales'e verdi. Fatma koşuşturarak geldi peşlerinden, elindeki bakır tepsinin içinde bir sürahi su vardı, gece olur da acıkır gene diye biraz daha malay koymuştu tepsiye, bir de sıcak su torbası vardı. Odanın kenarındaki ateşi yaktı hızla ve sıcak su torbasını da koydu yatağın kalın yorganının altına. Congales sessizce ve nazikçe teşekkür etti. Sonra iki kadın çıktı dışarı ve Congales'i tek başına bıraktılar.


Salona indiklerinde, salonun ağır havası dağılmıştı. Selahattin'in mavi gözleri heyecanlı ve yaramaz bakıyordu. "Congales dedikleri hakikaten bu kadın İdil! Taş Konak'ı diktiğinde ağır misafirlerimiz olacak derken bu efsaneleri mi kastetmiştin?" diye sordu, diğerleri duymasın diye sokularak İdil'e. İdil çocukluktan beri hakkında dinlediği ve merak ettiği Congales'i aralarında gördüğü için heyecanlıydı ve tıpkı küçükken olduğu gibi korkuyordu. Salondakileri izledi, Nergis'in olduğu tarafa pek bakmadı. Ateşin kıyısına çömelip alevleri izledi. Fatma onun sırtına kocaman bir yünlü battaniye koydu.


İdil başını Selahattin'in dizlerine yasladı. Ahmet ve Fatma yataklarına çekilmişlerdi. Çarşamba karısı gene gecenin bir vaktı sırtına gucuğunu alıp çıktı dışarı, Nergis Fatma'nın peşinden ortalıktan kayboldu. Selahattin eline gitarını aldı ve İdil'in sevdiği şarkılardan birini çalmaya başladı. Alkarısı ateşin yanından ayrılmıyordu. İdil, selahattin'i dinlerken orada uyuyakaldı. Selahattin sessiz sessiz sözleri mırıldanarak çalmaya devam etti. Dizlerinin kenarında uyuyakalan kadını ve onun güzel tenini izliyordu. Sözleri mırıldanırken burayı nasıl bırakacağını düşündü. Gitmesi gerektiğini daha söyleyememişti İdil'e. Etrafı yeterli kalabalıktı ama sanki hiç güvende değildi. Sanki Selahattin orada değilken, İdil hiç güvende değildi, olmayacaktı.


Ertesi sabah fırından yayılan ekmeğin güzel kokusu ile uyandılar. Fatma kocaman ahşap masayı binbir çeşit güzel kahvaltılıkla donatmıştı. İdil odasında uyandı. Oraya nasıl gittiğini hatırlamıyordu. Hızla indi kahvaltı sofrasına, Nergis merdivenlerde onun yolunu kesti;

" Odama gel." dedi. İdil cevap vermeden takip etti onu,

Mahzene en yakın odaya yerleşmişti Nergis, basık tavanlı ve devasa şömineli olan. Şöminenin üzerini kendi eşyaları ile doldurmuştu bile. Anlaşılan uzunca kalacaktı burada. Yatağın üzerinde bir bohça duruyordu. Nergis, İdil'e "Otur" dedi. İdil oturdu. Yavaşça açtı bohçayı Nergis. örtülerin altında bir sürü cam kırığı vardı. Örtüler tam açıldığında İdil nefesini tuttu. Annelerinin onlara bıraktığı ve Nergis'in saklamaya söz verdiği kristalden yapılı süs eviydi. Ailenin tüm sırrının burada olduğunu anlatırdı annesi. Onlara anlattığı tüm masalların ve tüm gizemlerin, sırların. Ama iki kız da kristalden bu süs evinin o sırları nasıl açığa verdiğini bilmiyorlardı. Nergis kristal evin kendisinde kalmasını istemişti. Anneleri için bir türlü üstesinden gelemediği bir öfkesi vardı. Ona zarar vermeyeceğine söz vermişti. Sırları nasıl açığa vurduğunu öğrenirse haber vereceğine de söz vermişti.

"Neden kırıldı?" diye sordu İdil. İçinde bir öfkenin yükseldiğini hissediyordu. Süs ev onun için çok kıymetliydi.

"Ben kırdım." İdil sinirle ayağa kalktı. "Neden böyle birşey yaptın?"

"Öğrenmenin tek yolu buydu İdil."

"Öğrendin mi peki?"

Nergis "Evet" dedi. Sonra sessizleşti gene. "Söylesene ne öğrendiğini?"

"Dinle beni, sakin kalmaya çalış." dedi Nergis. "Annemden öğrenemediğim her şeyin bu kristal evde olduğunu düşünüyordum. Hakikaten Ekim ayında ona büyülü sözleri fısıldadığımda bana çocukluğumuzun neşeli vakitlerini ya da annemin ağlayarak anlattığı hikayeleri dinletti. Ama sonra öğrendim ki sır ancak kırıldığında açılıyormuş. Bende bir gece kırdım. Sırrı öğrenmek için."

"Neden kırmadan önce gelmedin?"

"Bilmiyorum."

"Neymiş peki sır?"

Nergis gözlerini İdil'e dikip konuştu:

"Ailemizin sırrı dedikleri şey bir lanetmiş. Ve nasıl bir lanetse bu cam kutunun içinde saklıymış. Ve şimdi lanet salındı." Nergis bunu söyledikten sonra umursamaz bir şekilde duvara bakmaya başladı. İdil hiçbir şey demedi. Diyemedi, Nergis ile son tartışmalarında aile evlerinin tüm camlarını indirmişlerdi ve onları birbirlerinde zor ayırmışlardı. Şimdi Nergis'e çok kızgındı ve senelerdir görüşmüyorlardı. Düşüncesizce bir hareket daha yapmasını bekliyordu. Ama şimdiki bu işle başlarına tam olarak nasıl bir felaket aldıklarını bilemiyordu.



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Ertesi sabah salonda bir sürü tüylerin arasında uyandı anne. Kollarının arasında kızlarının da olduğunu sörünce sevindi. Perilayn gözlerini açtı ve şşş" dedi. "Sessiz ol biraz daha uyusunlar" dedi. So

O gün çok uzun bir gün olmuştu. Şeker de çocuklarla birlikte uyuduğunda salona indi Anne. Perilayn ona portakallı çay yaptığını söyledi. Tezgah darmadağınıktı ama ortalıkta tatlı limon kokusu vardı. O

Karlar lapa lapa yağıyordu. O sene o kadar çok kar yağdı ki, kasabanın dışarısı ile ilişkisi iyiden iyiye kesildi. Kırmızı saçlı adamın o kış, geldiği yere dönmesini beklemek artık biraz saçmaydı. Bah