Lekeli kadın

Evvel zamanda bir yerde üç kızkardeş yaşıyormuş. Bir gün yaptıkları dokumaları suyun içerisinde yıkarken suda yuvarlanan bir sepet görmüşler ve sepeti almışlar. İçinde gövdesinin yarısı siyah lekeli bir bebek ve yanında da bir not bulmuşlar. Ne yaptılarsa da şişeyi kıramamışlar. Üç kızkardeşler bebeği büyütmüşler. Ona türlü büyüler yapmayı cesur olmayı bir başına yaşamayı ayakta durmayı bir sürü şeyi öğretmişler. Lekeli kız büyüdüğünde odasında bir rafın üzerinde duran cam şişeyi görmüş ve hakkında her zaman birşeyler duyduğu kırılmaz şişeyi eline alıp içindeki notu çıkartmak istemiş. Çocukken de defalarca oynamış o şişe ile düşürmüş, vurmuş kırmış ama hiç kırılmamış. Ama o gün nasıl olduysa bir anda kırılmış şişe . Şişenin içindeki parşömeni açtığında kocaman ve gizemli bir harita görmüş. Hiç bilmediği ama tanıdık gelen bir alfabe ile yazılıymış bu harita.


Lekeli kız, kim olduğunu annesini, babasını çok merak ediyormuş. Aklında bir sürü sorular varmış, acaba lekeli insanlardan oluşan bir aile miymiş onunki yoksa lekesi olduğu için mi annesi ve babası onu bir sepete koyup ırmağa bırakmış? Kocaman bir ağacın devasa kovuğunda yanlarında büyüdüğü üç teyzesini bırakmış, hepsini öpmüş birer birer. Giderken teyzelerinden biri bir bıçak vermiş ona, diğeri bir pelerin vermiş ve üçüncü teyzesi de bir şişecik vermiş. Gözyaşı şişeciği.


Lekeli kız çıkmış yola, etraf sapsarıymış o giderken. Güzün güzel sarısı, kahvesi, alası. Gece gitmiş, gündüz gitmiş. Ya bir kayanın dibinde ya da bir ağacın kovuğunda dinlenmiş. Yüksek dağları aşmış, gölleri geçmiş. Karanlık ormanlarda dolaşmış. En sonunda bir uçuruma gelmiş. Uçurum öyle yüksekmiş ki, korkmuş. Ama haritada söylediğine göre tam o uçurumdan geçmesi gerekiyormuş karşı kıyıya varabilmesi için. Uçurumun kıyısında durmuş, düşünmüş. Uzun uzun düşünmüş. Günler ve geceler geçirmiş. Ama bir gün, yağmurun altında sırılsıklam ve çözümsüz orada dururken arkasını dönmüş uçuruma ve aşağı tarafta bir köy görmüş. Oraya gidip sormaya karar vermiş.


Köydeki hana vardığında önce devasa şöminenin kenarında oturmuş ve ısınmış. Sonra oradaki insanlarla konuşmak için bir yüksek masaya oturmuş. Kafasındaki yarı kurumuş kukuletayı hafifçe indirmiş. Denizi aşıp karşı kıyıya gitmenin yolu var mıdır demiş. İnsanlar denizi her ay aşan bir yaşlı keşişten bahsetmişler ona. Köyün yamacında bulunduğu yüksek mi yüksek dağın tepesine kurulmuş, kayalara oyulmuş bir manastırda yaşıyormuş o keşiş.


Gecenin bir vakti olmasına karşın lekeli kız duramamış. Sabredememiş. Gecenin karanlığında, eline bir farfara almış ve ormanın içinde yükselen patikayı izleyerek manastıra kadar çıkmış. Manastıra geldiğinde onu beyaz giyinmiş kadınlar karşılamışlar ve içeri buyur edip bir kap yemek, bir kap su ve içecek vermişler. Geceyi uyuyarak geçirmesini tembih etmişler. Lekeli kız uyumuş. Ertesi sabah olduğunda manastırı gezmiş, diğer rahibe kadınlarla konuşmuş. Onların ibadetlerine katılmış, sohbetlerini dinlemiş. Bostanlarını gezmiş. Her yerde keşişi aramış bulamamış. Manastır çok büyükmüş ve keşiş de kendisini nadiren gösteriyormuş rahibelerin dediğine göre. Keşiş kimselerle konuşmuyormuş. Konuşmak istenirse sunağa içinden gelen bir şey koymak gerekiyormuş.


Lekeli kız manastırda uzunca kalmış. Sunağa her gün başka bir şey koymuş. Bir gün çiçekler, başka gün tohumlar toplamış. Başka bir gün güzel bir yemek, başka bir gün taş. Hatta bir seferinde cebindeki paraları koymuş. Ama ne yaparsa yapsın keşiş ona hiç uğramamış. Nedenini rahibelere sorduğunda, rahibeler ona gülmüşler. İçinden gelen ve ona ait bir hediye koymasını gerektiğini söylemişler. Lekeli kız da düşünmüş. Aklına teyzesinden aldığı gözyaşı şişeciği gelmiş. Ama şişecik kendine ait değilmiş. İçine birkaç damla gözyaşı damlatırsa kendine ait olacağını düşünmüş. Tarife en uygun olan buymuş. Ağlamaya çalışmış ama ağlayamamış. Sabaha kadar düşünmüş. Sonraki gün de akşama kadar düşünmüş. Ağlayamamış. Ama gece olunca, odasının devasa penceresini açık bırakmış. Dışarıda bir kuş bir şarkı söylüyormuş. Lekeli kız o şarkıdan çok etkilenmiş. O kadar etkilenmiş ki ağlamış. Ağlayınca da gözyaşlarını şişeciğin içine damlatabilmiş. Sonra koşa koşa sunağa şişeciği koymuş. Şişecik bir anda kaybolmuş ve arkasında keşiş belirmiş. Kız keşişe herşeyi anlatmak için heyecanla ağzını açmış ama keşiş kızı susturmuş. Onu takip etmesini istemiş..


O gece birlikte inmişler sisli manastır patikasından. Ardından köyü geçmişler. Sonrasında da uçurumun kıyısına varmışlar. Gökyüzünde devasa bir ay parıldıyormuş. Ve ay parıldadıkça denizin suları yükseliyormuş. Sular yükselmiş yükselmiş. Keşiş elindeki asasını yere vurup vurup dalgaların sesi ile uyumlu bir şarkı mırıldamış, şarkı kuşun söylediği şarkıya çok benziyormuş. Yükselmeye devam etmiş sular ve uçurumun kıyısına kadar gelmiş. Ay tepelerindeyken keşiş asası ile ayaklarının dibine kadar yükselen suya dokunmuş ve o dokunduktan sonra suyun üzerinde uçurumun bir ucundan diğer ucuna doğru görünmez bir yol oluşmuş. Keşiş adım atmış sulara ilerlemiş ama kız suların üzerindeki görünmez yola adım attığında yolun üzerinde duramamış, ayağı sulara batmış ve okyanus sularının içinde türlü deniz canavarları onun ayağı sulara dalınca yukarı doğru yükselmişler. Keşiş o zaman arkasını dönmüş ve sulara bir adak vermesi gerektiğini, adak olarak da kanını vermesi gerektiğini söylemiş. O zaman kız teyzesinden aldığı bıçağı çıakrtıp elini kanatmış, sulara kan damlaları düşünce okyanus canavarları geri çekilmişler. O da keşiş gibi okyanusun üzerinde yürüyebilmeye başlamış.



Okyanusu ay tepelerindeyken aşmışlar. Karşı ülkeye gelmişler. Karşı ülke, haritada yazdığı gibi saraylardan ve köşklerden oluşan görkemli bir ülke değilmiş. Tepesinde ejderhaların uçtuğu dev yıkılmış bir şehirmiş. Keşiş asasını yere vurmuş ve aniden görünmez olmuş. Arkasını dönüp lekeli kıza da üstünü ört demiş lekeli kız teyzesinin verdiği pelerini çıkartmış ve giymiş. Pelerini giydiğinde görünmez olduğunu fark etmiş o da. Şehrin içinde uzun pelerinli ürkütücü yürüyen varlıklar varmış. İnsana benzeseler de son derece garipmişler. Ürkütücü bir tavırları varmış. Şehrin insanlarının her biri esirler gibi boyunlarında, kollarında ve bacaklarında uzun zincirler taşıyorlarmış. Lekeli kız keşişe neden böyle olduğunu sormak istemiş ama seslenmiş, seslenmiş, keşiş ona yant vermemiş. Kendini göstermemiş.


Kız yakınlardaki bir ağacın kovuğuna gitmiş. Elindeki farfarayı yakmış yeniden ve kimselere görünmeden haritasını tekrar açmış. Haritada işaret yıkık sarayı işaret ediyormuş. Kız yıkık saraya gitmiş ve örtüsünün altında saklanarak dolaşmış. Yıkıntılar içindeki sarayın ortasında elinde tuttuğu bir kurukafanın içerisinden su içmekte olan Kapkara bir adam görmüş. Yıkıntıların içindeki görkemli bir tahtta oturuyormuş ve ayaklarının altında sarayın ortasını dolduran üzeri donmuş bir göl varmış. Kız saklanarak kara adamın ayaklarının altındakinin cam mı yoksa donmuş bir su mu olduğunu anlamaya çalışmış. Adam o zaman seslenmiş.


"Lekeli kız, krallığına hükmetmek için dönecek diye kehanet edildiğinden beri seni bekliyorum." Kara adamın sesi ortalıkta çınlıyormuş. Sonra tekrar konuşmuş "Yıkmadığım ev, katletmediğim çocuk kalmadı leke taşıyan. Senelerdir yıktığım bu krallıkta, senin katlinin geleceği zamanı bekliyorum" demiş. O böyle konuşurken sarayın yıkıntıları arasında felaket bir rüzgar esmiş ve lekeli kızın örtüsü uçup gitmiş. Esen rüzgar içinde bir sürü cam kırıkları vamrış ve lekeli kızın derisi çizilmiş ve canı çok acımış. Örtüsünü almak için koşmuş. Kara adam konuşmaya devam ediyormuş ve o koşuntukça rüzgar lekeli kızı yerlerde sürüklüyoruş, Rüzgarın içindeki cam kırıkları tenini çiziyormuş. Lekeli kız sonunda örtüsünü yakalamış ancak son rüzgar onu Kara adamın ayaklarının dibine srüklemiş. Kız örtüsüne tutunarak ayağa kalmış ve ayağa kalkarken üzerinde teninde çizilmiş olan alanlarda kan damlıyormuş. Kan damlaları donmuş gölün üzerine damlamış ve o esnada büyülü bir olay gerçekleşmiş. Donmuş göl, ısınmaya başlamış ve çatırdamış. Çatırdadığında kız pelerinine sarılmış ve gölün sularına düşmek üzereyken örtüsünü üzerine alınca örtü bir yumurta gibi sarmış onu. gölün sularından korumuş. Gölün buzları eridiğinde içeride donmuş tutulan ejderhalar dışarıya fırlamışlar. Ejderhaların da boynunda tıpkı esir insanlar gibi zincirler varmış ama o an suların içinden çıkan ejderhalar o kadar güçlülermiş ki zincirleri kırmışlar ve kara adamı parçalarına ayırmışlar.


Ejderler sonra saraydan çıkmışlar ve yıkılan kentin etrafında uçmaya başlamışlar. Onlar kanatlarını açıp uçarken kara kahinin canavarları çığlık atarak kaçışmışlar ve ejderler kalan tüm canavarları parçalamışlar. Onlar kanatlarını çırptıkça esir halkın kanatları büyülü bir şekilde kaybolmuş. Ardından kanat çırpışları ile şehir yıkıntılarından yeniden yükselmeye başlamış. Çiçekler fırşkırmış topraktan ve yeşermiş dallar, nehirler akmaya başlamış. Ağaçlar dallarını göğe doğru uzatmışlar. Ejderler kanatlarını çırptıkça ada ülkesini diğer ülkelere bağlayan asma köprüler tekrar büyülü bir şekilde ortaya çıkmaya başlamış. Şehrin esaretten kurtulan insanları birbirlerine destek olmuşlar. Komşu ülkelerden insanlar yardıma gelmiş. Lekeli kızın üç teyzesi gelmiş ve rahibeler gelmişler manastırdan. Hep birlikte yıkılan şehri sağaltmışlar. Ejderhalar sonsuza kadar ülkeyi korumuşlar.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Zersenil uzaktan çatırdayan evi ve evin etrafında dolaşan at adamları, ellerinde tütsüleri ile cazıları gördüğünde tüyleri ürperdi. Eteğine bulabildiği mantarları toplamıştı. Çocukken de böyle yapmayı

Sararan yapraklar ve kurumaya dönen çalıların arasında bir kadın göründü. Yüzüde pek çok çizgi vardı ve kimsede görülmemiş gür saçlara sahipti. Işık, yaprakların arasından yüzüne vurdukça gözlerini kı

Evvel zamanda pek becerikli bir cadı yaşarmış. Bu cadının aslan gibi bir kedisi ve kurt gibi bir köpeği varmış. Sırtında bir bohçası varmış. Şehirden şehre dolaşır, gittiği şehirlerde bohçasını açar v