Kurbağa Nine

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzaklarda ihtişamlı ve görkemli bir saray varmış. Denizlerin ve okyanusların kesiştiği yerde yükselen dimdik bir sarp kayanın en tepesindeymiş ve denize fersah fersah yukarıdan bakıyormuş. Bu sarayın içi güzel yemekler ve kokuları ile doluymuş. Değerli taşlar ve mücevherler içindeki insanları ve avizeleri süslüyormuş. Sarayın her köşesinde endamlı sanatçılar çalışıyorlarmış ve duranları hayran bırakan şarkılar o sarayda çalışınıyor ve söyleniyormuş.


Kral ve Kraliçe'nin günün birinde güzeller güzeli bir kızları olmuş. Bütün bu ihtişam ve sarayın hükmettiği bereketli dağlar ve topraklar bu güzel prensesin olacakmış. Bunu kutlamak için her yere haber salmışlar. Haber uçurdukları albatrosların bacaklarına da müjdeli haberi simgelesin diye mücevherler takmışlar. albatroslar uçmuş uçmuş her yerlere. Tüm krallıklara uçmuşlar, yüze dağlara uçmuşlar, verimli vadilere uçmuşlar, Çağlayanlara, ırmaklara ve suların doğduğu kaynaklara uçmuşlar. Kuzeyin karlı ve buzlu kapılarına ve rüzgarların krallıklarına da müjdeli haberi iletmişler. Haberi alan krallar, kraliçeler, orman cadıları, nehir perileri, buzlu kuzey bekçileri ve rüzgar güden ve üfleyenler kendilerine has hediyeleri paketlemiş ve albatroslara yüklemiş. Gökte şaşaali hediyeler taşıyan mücevher takılı albatroslar gözleri kamaştırmış.


Albatroslardan biri uçmaktayken geldiği rotadan geri dönememiş çünkü garip bir bulut ve karanlık bir gökyüzü ile karşılaşmış. Ama rotadan da çok fazla sapmak istememiş. Alçalmış, biraz daha alçalmış ve alçağa indiğinde garip bir çukur görmüş. Çukurun üzerinde çürümüş bir sarımsak gibi kötü bir koku yayılıyormuş. Albatros korkmuş ve geri sıçramış. Geri sıçradığında ise kömür gibi kapkara bir kayaya çarpmış. Kaya minicik albatros çarptığında homurdanıp oynamış yerinden. Sonra albatros o zaman korkup havalanmış tekrar ama kayanın üzerine tırmanıp havalanmış ve pençeleri kayaya saplanmış. Kaya dediği şeyin derisi kapkalınmış ama taş gibi değilmiş. Albatros havalanırken kayanın gözleri açılmış ve albatrosun ayaklarındaki mücevherleri görmüş. Gördüğünde gözleri kamaşmış ve binlerce yıllık uykusundan uyanmış. Bu güzel doğum müjdesini taşıyan albatrosun ayaklarında parıldayan taşlar ona bir şeyleri hatırlatmış olmalı ki ayakları üzerinde doğrulup bakmış. O heybetli ve ürkütücü cüssesi ile yükselirken albatros, kaya dediği şeyin aslında kapkara derisi olan bir ejderha olduğunu anlamış. Olanca gücü ile kanatlarını çırpmış ve ejderhadan uzaklaşmış. Ejderha yükselmiş ve onu sersem edip uyumasına neden olan kötü kokuları hissettiğinde sinirle haykırmış. Ejderhanın haykırması alev doluymuş ve kötü kokuları yayan çukurlar alevle karşılaştığında tutuşmuşlar ve alev alev yanmaya başlamışlar. Ejderhanın bir kaya gibi uzandığı diyar ve etrafındaki bir sürü yeri kaplayan oyuklar alev alev olmuş.


Albatros bu gördüğü manzaradan çok tedirgin olmuş. Saraya dönmüş ama konuşamaz ki albatroslar insanlarla. Tüm albatroslara anlatmış gördüklerini, albatroslar korku çığlıkları atmışlar ve sarayın tepesinde uçuşmuşlar. Ama saray halkı, Kral ve Kraliçe güzeller güzeli bebekleri ile ilgilenmekle pek meşgullermiş. Albatrosların günler süren bağrışlarını kimse umursamamış. Getirdikleri hediyeleri almışlar. Kraliçe'nin bir sihirli sandığı varmış. Odalar dolduracak kadar çokmuş hediye. Kraliçe hediyelerin her birinin kılıfını bile açmamış. Sandığa yerleştirmiş hepsini.


Günler geçmiş. Prenses bebek güldükçe sarayda güller açmış. O ağladı mı Kral'ın da Kraliçe'nin de yüreği parçalanmış. Koca sarayda tek konuşulan prensesin şirinliği ve tatlılığı olmuş. Prenses günden güne büyümüş. Büyüdükçe endamlanmış, sözleri tatlılaşmış. Çok hızlı öğrenmiş prenses. Okumayı da çok seviyormuş, farklı farklı memleketlerden gelen öğretmenlerini dinlemeyi çok seviyormuş ve meraklıymış. Öğrenmek ona yetmiyormuş. Bir prenses şımarık olur derler ya. Bizim prenses bir tek öğrenmek konusunda şımarıkmış. Hep daha çok şey merak ediyormuş.


Günlerden bir gün ortalık karardıkça kararmış. Gökyüzü dumanlanmış. Sürekli bulutlar dolaşıyormuş etrafta ve yıldırımlar düşüyormuş oraya buraya. Bir yaşlı kadın gelmiş sarayın yüksek merdivenlerini tırmanmış. Sepetinde Kral, Kraliçe ve Prenses için ender bulunan yıldırım mantarlarından varmış. Bu mantar yıldırımların yardığı toprağın kıyısında yetişen ender ama pek leziz bir mantarmış. Kraliçe çok severmiş. Kimseyi saraya almazlarmış ama sepetinde mantarları olan yaşlı kadını almışlar. Yaşlı kadın mutfağa bırakmamış mantarları da tutturmuş illa huzura çıkacağım diye. Ona da izin vermişler. Kral'a bakmış, Kraliçe'ye bakmış. Methedildiği kadar güzel ve melek yüzlü olan prensese bakmış. Sonra sessizce konuşmuş. Öyle yaşlıymış ki kadın, yüzü buruş buruşmuş. Pek dinç görünmesine rağmen yanakları pek şişmanmış ve ağzı bir kurbağanınki gibi kocamanmış. Mantarlarla dolu sepeti uzatmış önce. Sepeti mutfağa götürmek için almış hizmetkarlar. Sonra kocaman ağzını açmış, konuşmaya başlarken evinin olduğu tarafı göstermek için koluyla işaret etmiş:


"Benim evim orada ormanın içinde. Prenses doğduğu gün Kaya Ejderhası uyandı. Bütün kokulu höyüklere alev üfledi. O gündür yerin içi kazan gibi kaynıyor. Bu alevi söndürmeniz gerek. Yoksa zararı size, bize, herkese dokunur."


Kral ve Kraliçe dinledi yaşlı, yüzü kurbağaya benzeyen nineyi. Sonra ondan aldıkları mantarların pişirilmesini buyurmuşlar. Çok güzel bir sofra hazırlanmış. Yıldırım mantarları Kraliçe senelerdir yemiyormuş. O gün sofraya hiç konuk kabul etmemişler. Çünkü yıldırım mantarı yendiğinde kişi yalan söyleyemiyormuş. Sofraya oturmuşlar. Çorba ve sıcak atıştırmalıkları hızla yemiş herkes. Kraliçe kalkıp yıldırım mantarlarını servis etmeye başlamış. Önce kızına koymuş, sonra Kral'a ve kalan son kısmı da kendisine. Çatalını eline almış. Beklemiş. Kral mantarlardan birkaç tane alıp lezzetini övüyormuş ki, kapı gürültüyle çalınmış ve muhafızlar Kral'ı çağırmışlar. Kraliçe yerinden kalkmamış. Kral "Hemen geleceğim." demiş. Kral odadan çıktığında Kraliçe kapıyı Kral'ın arkasından süngülemiş. "Hadi yiyelim kızım." demiş. Prenses annesinin her zaman anlattığı leziz mantarları yemiş. Sonra annesine sormuş:

"Anne, Kaya Ejderi doğru mu?"

"Evet kızım doğru" demiş annesi.

"Peki nerden gelmiş, büyük mü? Bize zarar verir mi?"

"Onu ilk büyük büyük ninemiz kapkara bir kayadan yontmuş. Ananen büyütüp oynamış ve sonra uyutmuş. Ben de onu uykusu derin, pek derin olsun diye kokulu höyüklere taşıttım."

"Peki neden uyandı o zaman?"

"Sen doğduğunda albatroslardan birini kokulu höyüklere gönderdim. O albatros onu uyandırmış olmalı."

"Peki neden gönderdin anne?"

"Çünkü kimsenin bilmemesi gereken bir sır var. Sır çok çok büyük. Ve senle ilgili. Kokulu höyüklere kimsecikler giremez. O sırrı oraya Kaya Ejderinin yanına koyarsam güvende olur sandım."

"Sırrı öğrenirlerse ne olur peki?"

"Bu saray ve içindeki her şey, Krallık... yok olur kızım." demiş Kraliçe. Sesi çok hüzünlüymüş. O kadar hüzünlüymüş ama yüzü bir an sonra gene keyifli bir hale bürünmüş ve mantarlarını keyifle yemeğe devam etmiş. Prenses sırrı çok merak etmiş. Sormaya çok korkmuş. Ama merakı daha ağır basmış. Dayanamayarak sormuş.

" Sır ne anne?"

"Canım kızım sır şu. Çok çok uzun zamandır beri bu krallık bir bebek istiyor. Ama bizim ailenin kadınları kısırdır. Kara büyü öğrenir, kısırlığı bozarlar. Büyük nenen de öyle doğurmuş ananeni ve ananen de öyle doğurdu beni. Ama ben kara büyüyü yaptım, tutmadı. Gene yaptım, gene tutmadı. O zaman bir yaşam suyunu çalıp, lanetli bir büyüyü yapmam gerekti. Ben de kadıncık pınarının yaşam kaynağını çalıp büyüme kattım. Kadıncık nehri kurudu, nehrin beslediği vadi kurudu. Ama ben sana gebe kaldım."

Kraliçe keyifle yemeğine devam etmiş. Prenses donmuş ve kalmış. Beklemiş, beklemiş bir müddet daha. Sonra kafasını kaldırıp annesine bakmış.

"Neden mutlusun anne?" diye sormuş.

"Sırrımı senle paylaşmak bana huzur verdi. Ama kimseye söylememen gerekiyor." demiş. Prensesin iştahı kesilmiş. Kadıncık nehrinin hikayesini biliyormuş prenses. Vadinin perilerini de biliyormuş. Nehir kuruduğunda, gün doğumunda ve gün batımında şarkılar söyleyen periler yok olmuş. Periler Od Ana'nın kızlarıymış ve Od ana her ocağın alevinin tütmesinden sorumluymuş. Ateşin korucusu ve ateş verenmiş. Perilerin sihirli evlerinin güzelliği dillere destanmış. Perilerin saçları sudanmış ve nehir kuruduğunda önce perilerin saçları kurumuş. Bu hikayeyi ilk dinlediğinde prenses, su saçl