Kurbağa Nine

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzaklarda ihtişamlı ve görkemli bir saray varmış. Denizlerin ve okyanusların kesiştiği yerde yükselen dimdik bir sarp kayanın en tepesindeymiş ve denize fersah fersah yukarıdan bakıyormuş. Bu sarayın içi güzel yemekler ve kokuları ile doluymuş. Değerli taşlar ve mücevherler içindeki insanları ve avizeleri süslüyormuş. Sarayın her köşesinde endamlı sanatçılar çalışıyorlarmış ve duranları hayran bırakan şarkılar o sarayda çalışınıyor ve söyleniyormuş.


Kral ve Kraliçe'nin günün birinde güzeller güzeli bir kızları olmuş. Bütün bu ihtişam ve sarayın hükmettiği bereketli dağlar ve topraklar bu güzel prensesin olacakmış. Bunu kutlamak için her yere haber salmışlar. Haber uçurdukları albatrosların bacaklarına da müjdeli haberi simgelesin diye mücevherler takmışlar. albatroslar uçmuş uçmuş her yerlere. Tüm krallıklara uçmuşlar, yüze dağlara uçmuşlar, verimli vadilere uçmuşlar, Çağlayanlara, ırmaklara ve suların doğduğu kaynaklara uçmuşlar. Kuzeyin karlı ve buzlu kapılarına ve rüzgarların krallıklarına da müjdeli haberi iletmişler. Haberi alan krallar, kraliçeler, orman cadıları, nehir perileri, buzlu kuzey bekçileri ve rüzgar güden ve üfleyenler kendilerine has hediyeleri paketlemiş ve albatroslara yüklemiş. Gökte şaşaali hediyeler taşıyan mücevher takılı albatroslar gözleri kamaştırmış.


Albatroslardan biri uçmaktayken geldiği rotadan geri dönememiş çünkü garip bir bulut ve karanlık bir gökyüzü ile karşılaşmış. Ama rotadan da çok fazla sapmak istememiş. Alçalmış, biraz daha alçalmış ve alçağa indiğinde garip bir çukur görmüş. Çukurun üzerinde çürümüş bir sarımsak gibi kötü bir koku yayılıyormuş. Albatros korkmuş ve geri sıçramış. Geri sıçradığında ise kömür gibi kapkara bir kayaya çarpmış. Kaya minicik albatros çarptığında homurdanıp oynamış yerinden. Sonra albatros o zaman korkup havalanmış tekrar ama kayanın üzerine tırmanıp havalanmış ve pençeleri kayaya saplanmış. Kaya dediği şeyin derisi kapkalınmış ama taş gibi değilmiş. Albatros havalanırken kayanın gözleri açılmış ve albatrosun ayaklarındaki mücevherleri görmüş. Gördüğünde gözleri kamaşmış ve binlerce yıllık uykusundan uyanmış. Bu güzel doğum müjdesini taşıyan albatrosun ayaklarında parıldayan taşlar ona bir şeyleri hatırlatmış olmalı ki ayakları üzerinde doğrulup bakmış. O heybetli ve ürkütücü cüssesi ile yükselirken albatros, kaya dediği şeyin aslında kapkara derisi olan bir ejderha olduğunu anlamış. Olanca gücü ile kanatlarını çırpmış ve ejderhadan uzaklaşmış. Ejderha yükselmiş ve onu sersem edip uyumasına neden olan kötü kokuları hissettiğinde sinirle haykırmış. Ejderhanın haykırması alev doluymuş ve kötü kokuları yayan çukurlar alevle karşılaştığında tutuşmuşlar ve alev alev yanmaya başlamışlar. Ejderhanın bir kaya gibi uzandığı diyar ve etrafındaki bir sürü yeri kaplayan oyuklar alev alev olmuş.


Albatros bu gördüğü manzaradan çok tedirgin olmuş. Saraya dönmüş ama konuşamaz ki albatroslar insanlarla. Tüm albatroslara anlatmış gördüklerini, albatroslar korku çığlıkları atmışlar ve sarayın tepesinde uçuşmuşlar. Ama saray halkı, Kral ve Kraliçe güzeller güzeli bebekleri ile ilgilenmekle pek meşgullermiş. Albatrosların günler süren bağrışlarını kimse umursamamış. Getirdikleri hediyeleri almışlar. Kraliçe'nin bir sihirli sandığı varmış. Odalar dolduracak kadar çokmuş hediye. Kraliçe hediyelerin her birinin kılıfını bile açmamış. Sandığa yerleştirmiş hepsini.


Günler geçmiş. Prenses bebek güldükçe sarayda güller açmış. O ağladı mı Kral'ın da Kraliçe'nin de yüreği parçalanmış. Koca sarayda tek konuşulan prensesin şirinliği ve tatlılığı olmuş. Prenses günden güne büyümüş. Büyüdükçe endamlanmış, sözleri tatlılaşmış. Çok hızlı öğrenmiş prenses. Okumayı da çok seviyormuş, farklı farklı memleketlerden gelen öğretmenlerini dinlemeyi çok seviyormuş ve meraklıymış. Öğrenmek ona yetmiyormuş. Bir prenses şımarık olur derler ya. Bizim prenses bir tek öğrenmek konusunda şımarıkmış. Hep daha çok şey merak ediyormuş.


Günlerden bir gün ortalık karardıkça kararmış. Gökyüzü dumanlanmış. Sürekli bulutlar dolaşıyormuş etrafta ve yıldırımlar düşüyormuş oraya buraya. Bir yaşlı kadın gelmiş sarayın yüksek merdivenlerini tırmanmış. Sepetinde Kral, Kraliçe ve Prenses için ender bulunan yıldırım mantarlarından varmış. Bu mantar yıldırımların yardığı toprağın kıyısında yetişen ender ama pek leziz bir mantarmış. Kraliçe çok severmiş. Kimseyi saraya almazlarmış ama sepetinde mantarları olan yaşlı kadını almışlar. Yaşlı kadın mutfağa bırakmamış mantarları da tutturmuş illa huzura çıkacağım diye. Ona da izin vermişler. Kral'a bakmış, Kraliçe'ye bakmış. Methedildiği kadar güzel ve melek yüzlü olan prensese bakmış. Sonra sessizce konuşmuş. Öyle yaşlıymış ki kadın, yüzü buruş buruşmuş. Pek dinç görünmesine rağmen yanakları pek şişmanmış ve ağzı bir kurbağanınki gibi kocamanmış. Mantarlarla dolu sepeti uzatmış önce. Sepeti mutfağa götürmek için almış hizmetkarlar. Sonra kocaman ağzını açmış, konuşmaya başlarken evinin olduğu tarafı göstermek için koluyla işaret etmiş:


"Benim evim orada ormanın içinde. Prenses doğduğu gün Kaya Ejderhası uyandı. Bütün kokulu höyüklere alev üfledi. O gündür yerin içi kazan gibi kaynıyor. Bu alevi söndürmeniz gerek. Yoksa zararı size, bize, herkese dokunur."


Kral ve Kraliçe dinledi yaşlı, yüzü kurbağaya benzeyen nineyi. Sonra ondan aldıkları mantarların pişirilmesini buyurmuşlar. Çok güzel bir sofra hazırlanmış. Yıldırım mantarları Kraliçe senelerdir yemiyormuş. O gün sofraya hiç konuk kabul etmemişler. Çünkü yıldırım mantarı yendiğinde kişi yalan söyleyemiyormuş. Sofraya oturmuşlar. Çorba ve sıcak atıştırmalıkları hızla yemiş herkes. Kraliçe kalkıp yıldırım mantarlarını servis etmeye başlamış. Önce kızına koymuş, sonra Kral'a ve kalan son kısmı da kendisine. Çatalını eline almış. Beklemiş. Kral mantarlardan birkaç tane alıp lezzetini övüyormuş ki, kapı gürültüyle çalınmış ve muhafızlar Kral'ı çağırmışlar. Kraliçe yerinden kalkmamış. Kral "Hemen geleceğim." demiş. Kral odadan çıktığında Kraliçe kapıyı Kral'ın arkasından süngülemiş. "Hadi yiyelim kızım." demiş. Prenses annesinin her zaman anlattığı leziz mantarları yemiş. Sonra annesine sormuş:

"Anne, Kaya Ejderi doğru mu?"

"Evet kızım doğru" demiş annesi.

"Peki nerden gelmiş, büyük mü? Bize zarar verir mi?"

"Onu ilk büyük büyük ninemiz kapkara bir kayadan yontmuş. Ananen büyütüp oynamış ve sonra uyutmuş. Ben de onu uykusu derin, pek derin olsun diye kokulu höyüklere taşıttım."

"Peki neden uyandı o zaman?"

"Sen doğduğunda albatroslardan birini kokulu höyüklere gönderdim. O albatros onu uyandırmış olmalı."

"Peki neden gönderdin anne?"

"Çünkü kimsenin bilmemesi gereken bir sır var. Sır çok çok büyük. Ve senle ilgili. Kokulu höyüklere kimsecikler giremez. O sırrı oraya Kaya Ejderinin yanına koyarsam güvende olur sandım."

"Sırrı öğrenirlerse ne olur peki?"

"Bu saray ve içindeki her şey, Krallık... yok olur kızım." demiş Kraliçe. Sesi çok hüzünlüymüş. O kadar hüzünlüymüş ama yüzü bir an sonra gene keyifli bir hale bürünmüş ve mantarlarını keyifle yemeğe devam etmiş. Prenses sırrı çok merak etmiş. Sormaya çok korkmuş. Ama merakı daha ağır basmış. Dayanamayarak sormuş.

" Sır ne anne?"

"Canım kızım sır şu. Çok çok uzun zamandır beri bu krallık bir bebek istiyor. Ama bizim ailenin kadınları kısırdır. Kara büyü öğrenir, kısırlığı bozarlar. Büyük nenen de öyle doğurmuş ananeni ve ananen de öyle doğurdu beni. Ama ben kara büyüyü yaptım, tutmadı. Gene yaptım, gene tutmadı. O zaman bir yaşam suyunu çalıp, lanetli bir büyüyü yapmam gerekti. Ben de kadıncık pınarının yaşam kaynağını çalıp büyüme kattım. Kadıncık nehri kurudu, nehrin beslediği vadi kurudu. Ama ben sana gebe kaldım."

Kraliçe keyifle yemeğine devam etmiş. Prenses donmuş ve kalmış. Beklemiş, beklemiş bir müddet daha. Sonra kafasını kaldırıp annesine bakmış.

"Neden mutlusun anne?" diye sormuş.

"Sırrımı senle paylaşmak bana huzur verdi. Ama kimseye söylememen gerekiyor." demiş. Prensesin iştahı kesilmiş. Kadıncık nehrinin hikayesini biliyormuş prenses. Vadinin perilerini de biliyormuş. Nehir kuruduğunda, gün doğumunda ve gün batımında şarkılar söyleyen periler yok olmuş. Periler Od Ana'nın kızlarıymış ve Od ana her ocağın alevinin tütmesinden sorumluymuş. Ateşin korucusu ve ateş verenmiş. Perilerin sihirli evlerinin güzelliği dillere destanmış. Perilerin saçları sudanmış ve nehir kuruduğunda önce perilerin saçları kurumuş. Bu hikayeyi ilk dinlediğinde prenses, su saçlı olmayı hayal edemediğini ama nehir kuruduğunda perilerin ne kadar acı çektiklerini hayal edebildiğini hatırlamış. Ve o anda kendisini bütün bunların suçlusu olarak görmüş.

"Ama anne, nasıl böyle bir şey yaparsın?" demiş. Prenses o zaman ilk defa yüreğinin olduğu yerde bir ağırlık hissetmiş. İştahı kaçmış. Sanki bütün güzel duyguları o ağırlığın altında kalmış gibi hissetmiş.

"Eğer yapmasaydım sen olmazdın demiş annesi."

Prenses çatalını ve bıçağını masaya koymuş. Bütün kıyafetleri, annesi, babası güzel saray ve sarayın görkemli manzarası ona çok ağır gelmeye başlamış.


O esnada bir sürü cam kırıklarının sesi gelmeye başlamış ve çığlıklar duyulmuş. İçeri muhafızlar girmiş. Kara Ejder uyandı demiş muhafızlar. Saraya saldırdı demişler. Kraliçe prensesin elini tutmuş ve muhafızların peşinden koşmaya başlamış. Merdivenlerden inmeye başlamışlar ama Kraliçe hediyeler odasının önünde durmuş. Muhafız: "Kraliçem sizi hemen çıkartmam lazım." demiş. "Hayır burada bekle" demiş Kraliçe. İçeri girmiş ve bütün hediyeleri sihirli sandığa koymuş, Sihirli sandık koca bir oda dolusu hediyeyi ve mücevheri almış. Sonra Kraliçe sandığın kapağını kapatıp 3 kere vurmuş üzerine. Sandık küçülmüş, küçülmüş ve prensesin kolayca elinde tutacağı hale gelmiş. Sonra Kraliçe prensesin karşısına geçmiş.

"Kimselere sana verdiğim sırrı söylememelisin." demiş. "Kim olduğunu unutma, çok çalış ve büyü, kendin hüküm süreceğin krallığını kur. Seni çok seviyoruz. Bunu hiç unutma" demiş. Kızını muhafıza vermiş. "Onu ormanlara götür!" diye buyurmuş. Kız muhafızın peşinden koşa koşa inmiş merdivenleri. Muhafızın peşinden sarayın avlusuna çıkmış. Sonra muhafızın peşinden yüksek kayalardan aşağı ormanlara inen merdivenleri koşarak inmiş. Her zaman bu merdivenlerden inmek istiyormuş ama öyle çok ağlıyormuş ki hiç bir yeri görememiş. Güzel merdivenleri, ağaçların üzerinde salınan sis, ormanların arasındaki minik minik evleri - o evlerde yaşayan orman cücelerini, hiçbirşeyi görmemiş. Gürültü üzerine gürültü duymuş ve merak etmesine rağmen kafasını çevirip bakmamış hiç, güzel evine, sarayına, annesine ve babasına ne olduğuna.


Muhafız onu ormana kadar götürmüş. Sonra prensese dikkatli olmasını tembih etmiş ve saraya dönmesi gerektiğini söylemiş. Prenses ormanda yürümeye başlamış. Hava çok karanlıkmış ve prenses daha önce hiç ormanda kalmamış. Çok korkmuş. Biraz yürümüş. Aklına kurbağa yüzlü nine gelmiş ama ona gitmek istememiş. Kimseye gitmek istememiş. Bir ağacın kovuğuna saklamış. Orada beklemiş. Gece bir türlü uyuyamamış. Prenses hep yatak rahatlara alışkınmış. Kovuk hiç rahat değilmiş ayrıca gece türlü yaratıkların sesi çıkıyormuş ormanda ve prenses ona zarar verirler diye korktuğu için hep iyice saklanıp sesleri dinliyormuş. Sabah olunca çıkmış, ormanda gene dolaşmış, biraz böğürtlen ve orman meyleri bulmuş, yemiş. Ormanda akan bir dereden su içmiş. Gene kovuğa saklanmış. O geceyi de orada geçirmiş. Sonra ertesi günü de aynen böyle geçirmiş. Artık dördüncü gün olduğunda prenses kendisini çok yorgun ve bitkin hissetmekteymiş. Tam o an ileride kocaman bir ağacın gövdesine dayanmış duran minicik, yuvarlak duvarlı bir ev görmüş. Evin kapısının hemen üzerinde bir çatısı varmış ve çatısının üzeri de kedilerle kaplıymış. Prenses evin kapısını çalmış 3 kere. Kapıyı Kurbağa yüzlü nine açmış. Hiç soru sormamış prensese. Şöminede odunlar kütür kütür yanıyormuş. Prenses şöminenin karşısına oturmuş ve şöminede ateşleri izlemiş. Üstü başı o üç günde öyle kirlenmiş, öyle ıslanmış ki. Şömine hemen üzerindekileri kurutmuş. Kurbağa nine de onun üzerine güzel kalın ve onu sıcacık tutan bir battaniye vermiş.


Prenses orada hiç konuşmadan tam kırk gün kalmış. Prenses uyuyamıyormuş, kurbağa nine onun sırtını sıvazlamış, ayacıklarına sıcak su torbaları koymuş. Ona topal tavuk ve keloğlan hikayeleri anlatmış. Karnını doyurmuş, yıkayıp temizlemiş ve ona tertemiz kıyafetler dikmiş. Prenses de Kurbağa Nine'nin yanında onun işlerine yardım etmiş. Kedileri beslemiş. Kuşlara soğuk günlerde tahıllar atmış. Evin içini süpürmüş, dışını temiz tutmuş. Bazı günler ormanın kadınları ile buluşuyormuş Kurbağa Nine, o günlerde Kurbağa Nine'nin kurabiye yapmasına yardım da etmiş. Prenses gene de 40 gün hiç konuşmamış. Kırkıncı gün akşam birlikte yemek yerlerken prenses sessizliği bozmuş:

"Kurbağa Nine" demiş. "Kadıncık vadisinin perilerine ne oldu?"

Kurbağa nene kocaman ağzındaki kocaman lokmayı yutmuş. Sonra başlamış konuşmaya,

"Kadıncık'ın sudan saçlı perileri, kaynak kuruduğunda kurudu."

"Kuruduklarında canları acıdı mı?" diye sormuş prenses.

"Çok acıdı." demiş Kurbağa Nine.

"Kurbağa Nine, saraya ne oldu?" diye sormuş prenses.

"Saray yıkıldı." demiş Kurbağa Nine.

"Kral babamla, Kral anneme ne oldu?" diye sormuş prenses.

"Bilmiyorum." demiş Kurbağa Nine.

Bir sessizlik olmuş sonra. Bir süre sonra Prenses,

"Kurbağa Nine annemle babamı aramaya gitmek istiyorum." demiş. "Ama çok korkuyorum." Kurbağa Nine prensesin tabağına biraz daha yemek doldurmuş. Birazcık daha yemesi için onu teşvik etmiş. "Korkma, olacak olan olur." demiş. Kurbağa nine böyle anlamsız sözler söylemeyi çok severmiş.

Prenses ertesi gün toparlanmış. Giderken sihirli sandığını Kurbağa Nine'nin evinde unutmuş. Önce koşa koşa, ağlaya ağlaya indiği basamakları tırmanmış ve sarayını bulmuş. Saray tamamen yıkılmış. Prenses sarayın bu halini görünce çok üzülmüş. Annesini, babasını, muhafızları aramış ama kimseyi bulamamış. O zaman üzgün bir şekilde durmuş. Görkemli manzaraya bakmış. Aklına kadıncık nehri gelmiş. Görkemli manzaraya baktığında hep kadıncık vadisinin yerini ararmış gözleri. Ne tarafta olduğunu biliyormuş. O tarafa doğru giden kayalıklarda bir ufak patika olduğunu söylermiş öğretmenleri. O patikaya doğru yürümüş ve kenarı uçurumlu olan bir patikayı bulmuş hakikaten. Cesaretini toplamış ve patikaya doğru yürümeye başlamış. Hava çok soğukmuş ve yüksek kayalığın uçurumlu patikası da çok rüzgarlıymış. Prenses çok üşümüş ve korkuyormuş da. Ama senelerdir merak ettiği kadıncığı da göreceği için çok heyecanlıymış. Günler boyunca yürümüş ve geceleri kayaya iyice sokularak uyumuş. Rüzgar onu sarstıkça kayalara doğru yaslanmış. Hiç rahat değilmiş orada uyumak. Ama donmamış, düşmemiş, yoluna devam edebilmiş. Neticede kadıncık vadisine varmış.


Kadıncık vadisi, yüksek dağlarla çevrili bir vadiymiş. Kurakmış ve tepesinde her zaman karanlık bulutlar varmış. Eski kitaplarda yazan bozkırlar, çiçekler, akan dereler ve derelerin kenarlarındaki badem ve mahlep ağaçları çoktan kurumuş durumdaymış. Kadıncık vadisi üzümleri ile meşhurmuş, ama Prenses yürürken bağların susuzluk ve bakımsızlıktan darmadağınık olduğunu görmüş. Eski kitaplar Kadıncık vadisine gelenlerin, perilerin güzelliği ile sesleri ile etkilendiğini ve vadinin güzelliği ile çarpıldığını anlatıyormuş. Oysa Prenses vadiye geldiğinde perilerin seslerini görmemiş. Vadi perişan görünüyormuş ve Prenses kendisini ço ksuçlu hissetmiş. Gökyüzü kararmış o vadiye girerken ve kara bulutlardan çamur gibi bir yağmur yağmış. Vadinin insanları kurak günlerden sonra gelen yağmur a sevinmiş. Prenses çamurla kaplanan pelerinine bakmış ve gene üzülmüş. Hissettiği suçluluk duygusu ile omuzları düşmüş. Başı öne eğilmiş. Gözlerinden yaşlar süzülmüş. Prenses vadide bir köşede oturmaya başlamış. O sırada gökyüzünde Kara Ejder uçmuş, Prensese veya vadiye bakmamış, gölgesi vadide dolaşmış. Sonra gitmiş.


Prenses uzunca bir süre orada oturmuş. Ne yapacağını bilmemiş. O esnada büyük bir peri evinin önündeymiş. Peri evinde artık periler yokmuş ama yetim çocuklar varmış bir sürü ve ağlıyorlarmış. Prenses kalmış ve onlarla ilgilenmeye başlamış. Orada çalışan yetim çocuklara sadece bağıran ve yemek yapan bir kadın varmış. Çocukların üstünü değiştirmiş, yemeklerini yedirmiş, yataklarını temizlemiş. Onlara masallar anlatmış ve oyunlar oynamış. O zaman sinirli kadın Prensese de biraz yemek vermiş ve uyuması için bir yer göstermiş.


Prenses peri evinde kaldığı ve yetim çocuklarla ilgilendiği zamanlarda kendisini daha az suçlu hissediyormuş. Yetim çocuklar güldüğünde o da gülümsüyormuş. Oyunlar oynadıklarında o da eğleniyormuş. Birlikte zaman geçirmek ona da çok iyi geliyormuş. Prenses yetim çocuklara bakma işini çok sevmiş. Çok az uyumuş, onlara oyuncak almak için çalışmış. Onları temiz tutmuş, sobayı her zaman yakmış ve sıcak tutmuş. Geceleri birbirlerine sarılarak masallar anlatmışlar. Günler birbirini hızla kovalamış.


Sinirli kadın herkese bağırıyormuş. Kendisinin yetimhanede bir aciz bakıcı olmasına sebep bu pis çocukları gösteriyormuş ve onlardan nefret ediyormuş. Bir süre sonra Prenses'e de kızmaya ve söylenmeye başlamış. O zaman Prenses sesini çıkartmamış. Kendisini o kadar suçlu hissediyormuş ki, Sinirli Kadın'ın söylediklerine hak veriyormuş.


Yetim çocuklarla kaçıp vadiyi kuşatan dağlara tırmanıyorlarmış. Sinirli Kadın'ı güldürmek için ender kalan çiçekleri topluyorlarmış. Güzel taşlardan kolyeler yapıyorlarmış ve ortalığı hep temiz tutuyorlarmış. Sinirli Kadın hiç mutlu olmuyormuş ve gece olduğunda gene hepsine kızıyormuş. Prenses de azarlanıyor ve yetim çocuklara sarılıp uyuyormuş.


Seneler geçmiş böyle. Yetimler büyümüş ve bir bir gitmeye başlamışlar. Giderlerken Prenses'i çok sevdiklerini söylemişler. Vadinin dışında neler olduğunu görmeye gidecek kadar büyümüşler ve Prenses'le geçirdikleri tüm zamanlar onlara çok iyi gelmiş. Prenses yedi yetimin yedisini de göndermiş. Sonunda Sinirli Kadın da özgürmüş aslında, ne oalcak diye merak etmiş Prenses. Sinirli Kadın dönmüş Prenses'e ve bağırmış. "Herşey senin yüzünden! Keşke hiç olmasaydın!" Prenses "Neden?" diye sormuş. "Her şeyi mahvettin!" demiş Sinirli Kadın. Prenses her zamanki gibi kafasını eğmemiş. "Neyi mahvettim?" diye sormuş. Sinirli Kadın "Senin yüzünden yetimler büyüdü ve gitti, şimdi ne yapacağım ben!" demiş. Prenses "Her zaman burada olmaktan dertliydin. Kurtulmak ve gitmek istiyordun." diye yanıtlamış. Sinirli Kadın "Buradan başka nerede olacağım ki, burası benim evim." demiş. "Nereye gideyim, ne yapayım. Tüm lanet ve belalar senin üzerine yağsın, lanet kız senin yüzünden gitti yetimler. Sen kötü ve çirkin olduğun için gitti!" demiş. Prenses şaşmış, sinirlenmiş. Ve arkasını dönmüş Sinirli Kadın'a.


Sinirli Kadın, sevmesini bilmeyen, öfkeli, kendinden dertli bir kadınmış işte. Yedi yetim gitti mi Prenses orada kalamamış. Sinirli Kadın'a da çok sinirlenmiş. Çıkmış dışarı. Ne yapacağını bilmiyormuş. Annesini de babasını da bulamamış. Kara Ejder hala göklerde dolaşıyormuş. Kokulu höyüklerin ateşi gökyüzünü karanlık bir hale getiriyormuş. Kadıncık vadisi kupkuruymuş ve orada geçirdiği yedi sene de bu durumların hiçbirine bir çözüm olamamış. Böyle olunca Prenses yürümüş, Kadıncık'ın kaynağına kadar yürümüş. Hala suçluluk duygusundan omuzları çökkünmüş ve sırtı bükükmüş. Sinirli Kadın'a siniri onu öfkeli yapmamış, bıkkın yapmış. Var olan azıcık umudunu da yitirmiş. Kadıncık'ın kaynağı olan yerde suların akması gereken yerde kocaman bir boşluk ve kocaman bir mağara varmış. Prenses o boşluğun ve mağaranın tam önünde durmuş ve içine doğru bakmış.


Sonra aniden hava kararmış, aslında daha günün batımına varmış. Prenses kafasını kaldırıp gökyüzüne bakmış ve Kara Ejder'i görmüş. Kara Ejder kırmızı gözlerini ona dikmiş ve kapkara gökyüzünden zor ayırt edilen devasa cüssesi ile prensese doğru uçmaktaymış. Ne yapacağını bilemeyen Prenses korku dolu gözlerle bakmış ve bir süre kımıldayamamış. Ejderha yaklaşmış, yaklaşmış ve prenses yutulmaya az kalınca kurumuş kaynağa doğru koşmuş. Karanlık boşluktan da korkmasına rağmen atlamış içeri. Kapkaranlıkmış içerisi. Prenses korkudan iki büklüm olmuş. Sonra durmuş biraz içeride.


Prenses neşeli bir çocukmuş, büyüdüğünde neşeli bir genç kızmış. Şarkılar söylemeyi, güneşle uyanmayı severmiş. Karanlıktan korkarmış. Ancak o anda orada, karanlıkta olmak ona iyi hissetmiştir. Ne kadar uzun süre karanlıkta kaldığını bilememiş. Günler mi, saatler mi? Aylar mı? Sonra kalkmış ve elleri ile yolu aramış. Çıkışa doğru gitmeye cesaret edememiş. O zaman derine doğru gitmeye karar vermiş. İlerlemiş. ilerlemiş. Uzakta cılız bir ışık görmüş ve bir su damlasının sesini duymuş. ilerlemiş. Mağaranın damlarından sular damlıyormuş ve uzakta bir alev seçiliyormuş. Daha ilerlemiş. Bu sefer ayaklarının altındaki kaya kaybolmuş ve ortalık bir toprak kokusu ile dolmuş. Minik alev ortalığı aydınlatıyormuş. Duvarlar hala nemliymiş. Alevin olduğu yerden garip bir esinti varmış. Prenses ayaklarının altındaki toprağı ellemiş ve nemini hissetmiş.


Sonunda yürüdüğü dar, karanlık koridor toprak zeminle çevrili bir salona dönüşmüş. Salonun ortasında bir havuz varmış. Ama su sanki bir ayna gibiymiş. Tavanda minik bir oyuktan çıkan bir alev varmış. Prenses topraklardaki kokulu höyüklerden bir minik ucunun bu salona da geldiğini düşünmüş. Tüm kokulu höyükler gibi bu höyük de yanıyormuş. Havuzun içi su doluymuş. Prenses suya geldiğinde çok susamış hissetmiş kendisini. Ama suya uzandığında suyun ayna gibi olduğunu görmüş. O zaman suya eğilip bakmış. Aynada kendisini görür gibi görmüş yansımasını. Ama yansıması o zaman ona konuşmuş:

"Çok uzun zamandır seni bekliyordum" demiş. Prenses şaşırmış.

"Beni mi bekliyordun?" diye sormuş geri.

"Evet seni bekliyordum!" demiş. Ve bir anda prensese doğru uzanmış. Çekmiş onu içeri doğru. Prenses önce nefes alamayacak gibi olmuş. Sonra gözlerini açtığında rahatça nefes alabildiği bambaşka karanlık bir dünyada bulmuş kendisini. Kara Ejder Prensese bakıyormuş.


"Senden nefret ediyorum!" demiş aynadaki Prenses. "Her şey senin yüzünden oldu!" Sonra belindeki kemerinden kırbaç çıkarmış. Kırbacı şaklatmış ve alev alev tutuşmuş kırbaç. Sonra Prensesi hedef alarak kırbacı savurmaya başlamış. O zaman prenses koşmaya başlamış. Karanlık kumların üzerinde koşmuş, koşmuş. İleride tüm yıkıntıları ile birlikte sarayı görmüş ve yıkıntıların arasında çocukken çok sevdiği eşyaları görmüş. Koşmuş koşmuş ve koşarken çocukken okumayı çok sevdiği kitapları görmüş. Koşmuş koşmuş ve girişi ürkütücü bir zincirle kaplanmış olan bir zindan görmüş. Prenses o zindana doğru koşmaya başlamış. Peşinden aynadaki Prenses elinde alevli kırbacı ile koşuyormuş ve Kara Ejder de peşinden koşuyormuş. Prenses, zindanın içine girmiş zincirlerin arasından. Orada ilerlemiş ve önce kırmızı ayakkabılarını görmüş. Annesi Kraliçe o ayakkabılara bakıyormuş. Annesini sarsmış ama annesi sanki derin bir rüyadaymış gibi dönmüş, ona bakmış ve "Kızımı kaybettim, bulamıyorum." demiş. "Anne!" demiş Prenses, sonra Kraliçe ağlayarak kırmızı ayakkabılara doğru koşmuş. Kırmızı ayakkabılar biraz sonra biraz daha ileride duruyorlarmış. Kraliçe daha öteye koşmuş. Sonra bir anda ayakkabılar da Kraliçe de kaybolmuş. Prenses koşmuş biraz daha. Biraz daha sonrasında ise Kral babasını görmüş. Babasının elinde kocaman bir çuval varmış. Çok yorgun görünüyormuş. Prensesi görünce özlemle koşmuş.


"Kızım!" diye sarılmış ona.

"Baba! Burası neresi? Neden benim aynımdan bir tane daha var!" demiş Prenses. Karanlık zindanın içinde aynadaki Prenses geride kalmış. Kral "Bilmiyorum. Ama her şey bu çuvalla ilgili." diye cevaplamış. "Annen sakın açma dedi ama bunu saklamak her şeyi daha kötü hale getiriyor." demiş. Prenses annesinin söylediklerini düşünmüş. Kara büyüyü düşünmüş. Her şeyin saklı kalması gerektiğini düşünmüş. Babacığının kapkara çuvalı ne yapacağını bilemeyen, şaşkın haline bakmış. Sonra babası "Prensesim, ben hayatım boyunca bu çuvalı saklarım. Sen git uzaklaş buradan. Öfkeli Prensesi de Kara Ejder'i de oyalarım." demiş. Prenses babasının onu ne kadar çok sevdiğini görünce yüreği ateş gibi ısınmış. O zaman karanlık çuvala gitmiş. "Hayır baba, açalım bunu!" demiş.

Pelerinin içinde Kurbağa Nine'den aldığı hançeri varmış. Onu çıkarmış ve kapkara çuvala saplamış. Çuval yırtılarak açıldığında çuvaldan dışarı sular akmaya başlamış. O kadar çok su akmış ki ortalığı sel basmaya başlamış. Sonra öldüklerini sandıkları su perileri çıkmış çuvaldan ve şarkılar söyleyerek Kral ve Prensese çıkış yolunu tarif etmeye başlamışlar. Periler ve sular kaynağa doğru gidiyormuş. Kral ve Prenses de el ele tutuşmuş ve onların peşinden gitmeye başlamışlar.


Çuval açıldığında aynadaki öfkeli prenses ve Kara Ejder uyumaya başlamışlar aniden. Kapkara kumlara karlar yağmaya başlamış ve höyüklerdeki ateş karlar yağdıkça sönmüş. Prensesin o anda saçları her zamankinden daha kara hale gelmiş. Yanakları kıpkırmızı olmuş, teni ise süt gibi beyazlamış. Prenses kendisini her zamankinden daha güçlü hissetmiş. Babası ile koşarlarken aklına annesi gelmiş ve "Baba, annemi bulmalıyız!" demiş.


Kraliçe'ye seslenmişler ama ortalık sularla doluyormuş. Kraliçe gözyaşları ve dalgınlık içinde aynadaki Prenses'in başındaymış. Peşinden koştuğu kırmızı ayakkabıların biri Kraliçe'nin elindeymiş diğeri ise Aynadaki Prenses'in ayağındaymış. Kraliçe, Kral'a "Kızımızı öldürdün!" diye bağırmış. Kral, "Kızımız burada hayatım, buraya gel!" demiş. Kraliçe ise ağlayarak ve haykırarak Kral'ı itmiş. "Kızımız!" diye bağırmaya devam etmiş. Ardından ellerini toprağa vurmuş, vurmuş. Suların arasındaki toprak kapkara kararmış ve Kraliçeyi, aynadaki prensesi ve Kara Ejder'i çepeçevre sarmış ve tıpkı Kara Çuval gibi bir hal almış. Prenses "Anne, bizimle gelmelisin!" demiş ve elindeki hançeri çıkarmış. O esnada periler prensesi tutmuşlar. Şarkılar söyleyerek şimdi çuvalı yararsa annesinin ve aynadaki prensesin boğuşacağını söylemişler. Dışarı çıkmaları gerektiğini söylemişler. Hep birlikte dışarı çıkmışlar. Kaynağın sularına karışarak Kadıncık vadisine doğru akmışlar. Su ve periler kaynaktan fışkırıp, nehir yatağına doğru aktıklarında tüm vadiye bahar gelmiş. Kurumuş badem ağaçları o anda çiçeklenmiş.


Prenses, Kral babası ile nehirden çıkmış. Periler şarkıları ile onlara vadiyi bereketlendirip onaracaklarını söylemişler ve teşekkürler etmişler. Prenses ile Kral dönüş yoluna çıkmış ve uçurumlu yollardan birbirlerine sarılarak saraya dönmüşler. Kral sarayı tekrar onarmaya girişeceğini söylemiş. Ve yıkıntıların arasında çalışmaya başlamış. Çalışmış, çalışmış. Prenses nasıl olup da yıkılmış sarayı babasının onaracağını düşünmüş. Ona yardım edecekmiş ama önce Kurbağa Nene'ye uğraması gerektiğini söylemiş.


Kurbağa Nene'ye gitmiş. Olan biten her şeyi anlatmış. Kurbağa Nene onu dinlemiş. Prensesin nasıl büyüdüğünü ve güzelleştiğini görünce çok sevinmiş. Sonra Prenses annesini merak etmiş. Kurbağa Nine, Prenses'e:

"Güzel Prensesim. Annen aynı kara büyü ile kaynakta kendisini ve aynadaki prensesi korumaya almış. Düşün ki kara büyü Kadıncığın sularını ve perilerini senelerce sakladı. Şimdi zaman gerek ki ona nasıl ulaşacağını bulasın. Ama evvela tüm yıkıntılar onarılmalı. Annenin, Kara Ejder'in ve Aynadaki Prenses'in gizemini çözebilecek tek kişi sensin." demiş ve Prenses'in onda unuttuğu sihirli sandığı Prenses'e geri vermiş. Prenses merak içinde sandığı almış. Babasının yanına geri dönmüş. Orada babasını bir sürü muhafız ile birlikte bulmuş. Meğer albatroslar Kral'ın döndüğünü görünce uçmaya başlamışlar ve muhafızları geri çağırmışlar. Saray yükselmeye başlamış. Prenses, sarayın onarımına yardım etmiş. Saray bittiğinde Sihirli sandığı açmış ve Kraliyet'in ona kalan muhteşem mirasını hazine odasına doldurmuş. Kral ve Prenses birlikte senelerde Kara Ejder'in tahrip ettiği yerleri onarmışlar, Kadıncık vadisinin bereketlenmesine yardım etmişler, Kokulu höyük ve kapkara kumlara muhafızlar ve orayı inceleyecek bilginler göndermişler. Tüm Krallık tekrar huzur ve refaha kavuşmuş. Prenses, annesini aramaya tekrar yola çıkmak için gizemi çözmeyi kafasına koymuş ve araştırmaya başlamış. Bunun için Dünya'nın kütüphanelerine gitmiş ve bilginlerle konuşmuş. Orası başka bir masalmış.



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

O gün çok uzun bir gün olmuştu. Şeker de çocuklarla birlikte uyuduğunda salona indi Anne. Perilayn ona portakallı çay yaptığını söyledi. Tezgah darmadağınıktı ama ortalıkta tatlı limon kokusu vardı. O

Karlar lapa lapa yağıyordu. O sene o kadar çok kar yağdı ki, kasabanın dışarısı ile ilişkisi iyiden iyiye kesildi. Kırmızı saçlı adamın o kış, geldiği yere dönmesini beklemek artık biraz saçmaydı. Bah

Perilayn daha seyrek gelmeye başlamıştı. Anne akşamları evin avlusuna hediyelerle çıktığında Perilayn'ın nerede olduğunu düşünüyordu. Ne zaman geleceğini merak ediyordu. O yokken günlerin daha tatsız