Korkak Zürafa

Uzaklarda bir ülkede günlerden bir gün bir zürafa doğum yapmış. Ebe bebeği kucağına aldığında şaşmış kalmış.Çok başka çok güzel çok eşsiz bir bebekmiş bu kucağındaki. Bir kere mor renkliymiş ve benekleri de pembeymiş. Sırtında kürek kemiklerinin olduğu yerde ise iki minik mor ve siyah renklerden oluşan kanadı varmış. Herkes ama herkes bu güzel minik bebeği görmeye geliyormuş. Aileyi böyle güzel bir bebekleri olduğu için kutluyorlarmış. Miniğe merhabalar diyorlarmış. Günler güzel ve heyecanlı bir telaşla geçerken minik zürafa büyüyormuş, minicik kanatlarını açıp yerden birkaç santim havalanmaya başlıyormuş. Günlerden bir gün minik zürafa tam da yerden bi zürafa boyu kadar havalandığında eve göklerden bir mektup gelmiş. Baba zürafa mektubu açmış okumuş ve şaştıkça şaşmış. Sonra korkmuş önce, kızmış sonra. Sonra da günlerce düşünceli düşünceli dolaşmış ortalıkta. Sonra birden gelmiş. Bebecik zürafayı bir ağ ile yakalayıp uçmasını yasak etmiş. Ardından tüylerini sarı ve kahverengiye boyamış. Artık hiç uçmayacakmış minik zürafa. Babası böyle istiyormuş.


Zaman geçmiş, kanatlı zürafa ve diğer bebek zürafalar büyümüşler. Zürafaların ülkesinde çok lezzetli armutlar ve elmalar varmış. O ülkede insanlar yerlerden mantar toplarken zürafalar en kırmızı en sulu faşur fuşur armutları yiyebilmek için en yükseklere uzanırlarmış. Bizim zürafa her zaman en güzel armutları yiyebilirmiş. Ayrıca o ülkede gökkuşağının çıkmasını bütün zürafalar dört gözle beklerlermiş. Gökkuşağı şekerden yapılmış çünkü ve şekerden gökkuşağını emmeyi çok seviyorlarmış. En tatlı kısmıda en yüksek kısmıymış. Gene gökkuşağını en çok emen en çok emdiği için dili rengarenk olan bizim kanatlı zürafaymış.


Günler çok eğlenceli ve lezzetli geçmekteymiş ki gökyüzü huysuzlanmaya başlamış. Sonbaharda yağan yağmurlar kesilmesi gerekirken kesilmemiş, fırtınalarla birlikte gelmiş kar. Kışın öyle çok gürlemiş ki gökyüzü ve sert esmiş ki rüzgar herkes çok çok üşümüş. Baharın gelmesini o sene boşuna beklemişler. Kış bir türlü bitmemiş, bitmediği gibi şimşekli fırtınalı yağmurlar başlamış. Sonra hava durumu gittikçe kötüleşmiş, aylarca kimse dışarı çıkamamış. Zürafaların en sevdiği çilek bahçeleri yıldırım düşmesinden yarık yarık olmuş ve en tatlı elma ağaçları yıkılmış. Hiç güneş görülmediğinden hiç gökkuşağı bile çıkmıyormuş. İşte böyle soğuk yağışlı ve ürkütücü günlerin ardından tüm zürafalar toplanmış ve yaşlı ayçiçeğini ziyaret etmeye karar vermişler. Ayçiçek bildiğimiz ayçiçeğiymiş ama zamanın ilk başladığı andan beri yaşarmış, tüm dilleri konuşabilir ve bir sürü şeyin de cevabını bilirmiş. Herkes ona çok güvenirmiş.


Zürafalar başı çıkmış peşinde koca bir zürafa halkı ile ayçiçeğin yaşadığı koca volkanik dağın tepesine. Orada ayçiçeğine sormuş. Bu karanlık fırtınalı günlerin bitmesi için ne yapmalıyız diye. Ayçiçek durmuş düşünmüş ve demiş ki bu hemen cevaplayabileceğim birşey değil. “Bana” demiş “kertenkele kuyruğu, öküzgözü, yarasa kanadı, baykuş bacağı, ökse otu ve kedi dili lazım.” Zürafalar hemen bu acayip şeyleri bulup getirmişler. Ayçiçek sonra demiş ki “Çoban bohçası, mürver mürekkebi, lavanta sapı, horoz öbeği, binbir delik çiçeği de lazım.” Onları da hazır etmişler. Tüm bu malzemeleri efsunlu bir şekilde karıştırmış ayçiçeği sonra da kimsenin anlayamadığı çoktan unutulmuş bir eski dilde mırıldana mırıldana volkanik dağın içine doğru atmaya başlamış. Ayçiçek öyle yaşlıymış ki saçları yani taç yaprakları sarı değil beyaz renkliymiş ve buruşmuş parşömene benziyormuş. Volkanik dağın içine doğru bu karışımları atarken kendisi de yanıp tutuşacak sanıyormuş görenler.


Ayçiçek yanıp tutuşmamış ama volkani dağ fokurdamaya başlamış. O fokurdarken yer ayaklarının altında sallanmış zürafaların. Karışıma başka başka malzemeler ekledikçe daha da fokurduyormuş dağ ve en sonunda lavların üzerinde kocaman kapkara bir duman belirmiş dumanın içinden mosmor bir surat çıkmış dışarı ve kimsenin anlamadığı artık kimselerin bilmediği bir dilde konuşmaya başlamış. Ayçiçek dinlemiş o suratı ve bazen de durup durup sormuş. Bir süre süren konuşmanın ardından surat pof diye yokolmuş, dumanlar ve fokurdama kaybolmuş. Fırtınalı ve yağışlı havada iyice ıslanan taç yapraklarını sıkıp sularını akıtırken açıklamış ayçiçeği:

“Göklerde bulutları ve rüzgarı güden bir kanatlı boğa atı var. O seneler evvel bir mektup göndermiş ve mektubunda istediği şey yapılmamış. Ondan sinirlendikçe sinirlenmiş ve siniri de dileği yapılmadıkça geçmeyecekmiş.” Bu kadar söyleyip susmuş. Zürafa halkı dönmüş ülkelerine ve soruşturmuşlar mektubu. Sonunda kanatlı zürafanın babası çıkmış ve mektubun onda olduğunu söylemiş. Mektupta kanatlı zürafanın ergen olduğunda rüzgarı ve bulutları gütmeyi öğrenmek ve boğa at kanatlı hayvanına yamak olmak için uçup göklere gitmesi gerektiği yazıyormuş. “Ben” demiş baba zürafa nasıl bebeğimi göklere gönderebilirdim ki sakladım mektubu. Sonra zürafalar kanatlı zürafaya dönüp göklere uçup boğa at kanatlı hayvanını bulmasını istemişler. O da yanıtlamış. “Bulamam, nasıl gideyim göklere çok korkarım.” demiş.


Böylece günler daha fırtınalı ve daha karanlık geçmeye başlamış. Kanatlı zürafa dışarı çıktıkça günlerin karanlığı için gökyüzüne uçup gitmesini ondan bekleyen bir sürü başka zürafa görmekten usandığı için çıkmaz olmuş. O evden çıkmadıkça da diğer zürafalar daha da sinirli ve kızgın hale gelmişler. Neredeyse kızgın boğa atı değil de tüm suçlunun kanatlı zürafa olduğunu düşünür olmuşlar. Zürafa kendini eve kapatmış belki o da biraz kendini biraz babasını suçlamış. Biraz da diğer zürafaları suçlamış yani nasıl bu şimşekli gökyüzüne doğru uçmasını onun gibi küçücük bir zürafadan bekleyebilyorlarmış ki. Böylece hiç dışarı çıkmazken bol bol pencereden bakmış. Bir gün hava yağmayı bırakmış ve minicik bir güneş açmış ve uzakta bir gökkuşağı görmüş kanatlı zürafa. Birden çıkmış evden ve gökkuşağının yanına doğru hızla koşmuş. Koşarken öyle mutluymuş ki kanatlarını bile açmış. Sonra öyle özlemiş ki gökkuşağının tadını dayanamamış kenarından emmeye başlayınca durmadan yukarılara doğru yükselmiş yükselmiş yükselmiş en tepeye kadar çıktığında aklı başına gelmiş ve biraz da cesaret ve coşku gelmiş. Biraz daha çırpmış kanatlarını ve bulutların üstüne gelmiş. Orada kızgın boğa at kanatlı hayvanını görmüş. Burnundan soluyormuş kanatlı boğa at hayvanı. sonra ürkmüş zaten korkak olan zürafa ama o gün baya cesurmuş doğrusu. Konuşmaya başlamışlar. “Neden bu kadar kızgınsın” diye sormuş zürafa boğa hayvanına. “Çünkü çok yaşlı ve yorgunum senin çoktan gelip bana çıraklık etmen gerekiyordu” demiş. “Sen yoksun diye yoruldukça yoruldukça kızdım ve küplere bindim sonsuza kadar bu işi yapamam ben de yaşlanıyor yoruluyorum.” demiş kanatlı boğa at hayvanı. “Haklısın aslında” demiş Zürafa. Bunu duyunca biraz sakinleşmiş boğa at.

“Ben çok korktum hava bu kadar şimşekli olunca” diye anlatmış zürafa


Kanatlı Boğa At Hayvanı onu dinlemiş. Zürafa kanatlıyı dinlemiş. Böylece güzel güzel sakin sakin sohbet etmeye başlamışlar. Sohbet gittikçe koyulaşmış. Sonra gökyüzünde neler yapacağını anlatmış Kanatlı Boğa At. Demiş ki sinirliyken şimşek ve yıldırımlar çarptırırız ve sakinken vücudumuzu ısıtır bulutları dağıtırız neşeliyken güneşin parıltısı her yere saçılsın diye üfler bulutları eritiriz. Bazen üzgün olduğumuzda yağmurları yağdırırız. Tohumlarla dedikoduları bir diyardan diğerine peşimizde taşırız, çok cesur ve hür hissettiğimizde rüzgarlarımız pek hızlı olur. Böylece bulutları ve rüzgarları sürmeyi öğrenmiş kanatlı zürafa ustasından ve çok da keyifliymiş doğrusu, bir sürü göç eden kuşla birlikte uçmuş. Dünyanın bir ucundan diğerine havada seyahat etmiş yukarıdan bir sürü insana ve hayvana bakmış ve gönlündeki duyguları göğe yansıtmış. Sıkça Zürafa ülkesine de gitmiş ve anlatmış yaşadıklarını. Çok boş bırakamamış gökyüzünü çünkü zamanla işin çoğunu o yapar hale gelmiş, olsunmuş ki çok eğlenceliymiş bu iş. Sanki kanatlı zürafa bulutları sürmek için yaratılmış öyle hissediyormuş gökyüzünde. İşte böylece sonsuza kadar mutlu mutlu yaşamışlar