Kırmızı ve minik kanatlı fil

Çok yükseklerde pembe bulutlardan oluşan bir bulut ülkesi varmış ve bu ülkede kırmızı filler yaşarmış. Her birinin üzerinde siyah ve farklı desenler varmış. Filler o ülkede, durmadan oyun oynar, bulutların üzerine zıplar kayar yuvarlanır ve mutemadiyen mutlu olurlarmış. Gökyüzünde diğer ülkeleri görmeye çalışır bazen yeryüzüne de bakarlarmış. Aya ve güneşe yakın oldukları için sevinirlermiş.


Bu ülkede yaşayan fillerin belki de en küçük kanatlısı bizim kırmızı ve kanatlı filimizmiş. Aynı zamanda en meraklı fil de oymuş. Diğer ülkeleri güneş ülkesini, ay ülkesini ve başka renkli bulut ülkelerini merak edermiş. Yanlarından uçup göç eden kuşlara sürekli sorarmış nereden geldin nereye gidiyorsun oralarda neler var diye. Dinledikçe kuşları yer yüzünü çok merak etmeye başlamış. Hem bir kuş ona demiş ki yeryüzünde de filler var. Kırmızı değiller ama filler var. Bu işe çok şaşırmış. Her gün bulutların arasından yeryüzünü gözetlemeye başlamış. Bakmış bakmış ama öyle yüksekteymiş ki bulut ülkesi bir türlü net olarak göremiyormuş. Her gün biraz daha eğilerek bakıyormuş ama gene de göremiyormuş. Birgün o kadar çok eğilmiş ki, bulut ülkesinden düşüvermiş. Kanatlarını açmış ve çırpmaya başlamış. Çırpmış çırpmış ama beyhude. Bulut ülkesine geri yükselememiş. Ama yere de sertçe inmemiş. Kanatları yumuşak bir iniş sağlamış. Yeryüzünün Afrika kıtasına inmiş.


Hemen ortalıkta koşuşturmaya başlamış az gitmiş uz gitmiş. Nihayet ileride kendine benzeyen ama gri renkli filleri görmüş. Onlarla arkadaş olmuş. O gri fillere kendi ülkesini anlatmış, filler de ona yeryüzünü gezdirmişler. Birlikte çöllerde yürümüşler, ormanlara girip çıkmışlar. Göl kenarlarında oynamışlar. Çayırlarda gezmişler. Yolculukları esnasında tam 7 farklı renkte kumları olan çöl bile görmüş kırmızı kanatlı fil. Gördüğü her şey çok hoşuna gitmiş. Yeryüzünde yediği yiyecekler de edindiği dostlar da çok iyiymiş. O her gün onlara pembe bulutlar ülkesini anlatmaya devam etmiş. Anlattıkça anlattıkça kendisi de o ülkesini özler hale gelmiş.


Bir gün böyle üzgün üzgün ülkesini özlerken uzaklarda kocaman bir dağ görmüş. O dağa Klimenjero denirmiş ve tepesi çok yükseklerdeymiş. Gezgin kuşlar ve leyleklerin o dağdan bahsettiklerini anımsar gibi olmuş. Arkadaşlarından izin istemiş ve o dağın tepesine kadar çıkmış. Amma da zor işmiş dağın tepesine tırmanmak, hele bir fil olarak. Kaymış, bacakları acımış, yükseldikçe hava soğumuş ve üşümüş, buzların üzerinde yürümek daha da zor olmuş. Bazı yerlerde kayalar çok dikmiş ve dev fil ayaklarını basacak yerler bulamamış ama o hiç pes etmemiş. Ve zirveye kadar tırmanabilmiş. En tepeye çıktığında çok uzaklarda ve yükseklerde pembe bulut ülkesini görebilmiş. Oradaki arkadaşlarına seslenmiş. “Zubiiii, dubiiii, darabdaaaaa” diye ama hiç yanıt gelmemiş. Sesi ülkesine kadar gitmiyormuş besbelli. Omuzları düşmüş kırmızı ve küçük kanatlı filin. Çaresiz inmiş aşağı. En azından uzaktan da olsa ülkemi görebildim diye düşünmüş.


Gene gezmiş tozmuş yeryüzünde. Asyayı, Afrika’yı görmüş. Yağmur ormanlarına bile girmiş, kumsallarda yuvarlanmış. Zebralarla tanışmış, kaplanlarla, çekirgelerle, dev kertenkelelerle. Yeryüzünü de sevmiş ama aklı gene ülkesine gidip duruyormuş. Pembiş bulutlar bazı yağmurlarda öyle tatlanıyorlarmış ki onları pamuk şeker gibi yiyormuş. Yeryüzünde bir sürü eşsiz lezzet atmış. Ama arada canı o pembiş bulutlardan çekiyormuş gene de. Öyle olunca bir kere daha tırmanmaya kadar vermiş. Tırmanmış en tepeye, bir sürü zorlukla baş ederek. Bağırmış, bağırmış. Yok gene sesini kimse duymamış. Kanatlarını açmış, çırpmış yerden ancak bir yere kadar yükselebilmiş. Öyle olunca gene inmiş aşağı. Gezmiş bir tur daha yer yüzünü. Bir başından bir sonuna doğru. Gene bir sürü dost edinmiş ve bir sürü leziz yemekler tatmış. İçecekler içmiş. Uyumuş uyanmış. Bir sürü hikaye dinlemiş. Ve büyümüş, o büyürken kanatları da büyümüş. Bu sefer kanatlarını çıptığında yükselebilmeye başlamış. Çalıştıkça çalıştıkça daha da yükselebilmiş. Ama cüssesi çok devasaymış ve bulutlar ülkesine kadar uçamamış. Öyle olunca gene Klimenjero nun tepesine çıkmaya karar vermiş. Eğer en tepeden uçmaya başlarsam belki ülkeme dönebilirim diye düşünmüş. Daha da zorlu bir tırmanışla en tepeye kadar çıkmış. Zirveye varmadan bir önceki gün aşağıda bir yerlerde uyumuş ve dinlemişki hem bedeni alışsın ve dinlendin. Böylece daha çok kanat çırpabilirmiş ve uçabilirmiş belki ülkesine kadar. Hakikaten de öyle olmuş. Zirveden kendini koymuş kanatları rüzgarı karşılamış ve dolmuşlar havayla. Rüzgar onu yükseklere taşımış ve o güçlüce kanatlarını da çırpmış yükselmiş yükselmiş ve bulut ülkesine varmış. Öyle sevinmiş ki, pembe bulutların arasında hoplamış, zıplamış, zevkten zevke girmiş. Çok hoşuna gitmiş. Ülkesine kavuşmuş karnı şişene kadar pembiş bulutlardan yemiş. Herkese ama herkese yeryüzünü alatmış. Oradaki mutlu hayatına geri dönmüş.


O kadar uzun süre herkese anlatmış ve öyle güzel anılar da biriktirmiş ki yeryüzünde bir süre sonra yeryüzünü ve oradaki dostlarını özlemeye başlamış. Özlemiş özlemiş. Çok özlemiş. Çok çok çok özlemiş. O kadar özleyince bu sefer meraklı arkadaşlarını da almış yanına “Zubi, Dubi ve Daramba” yı yani, bulutların kenarından bırakmışlar kendilerini yeryüzüne. İşte böylece üç kafadar artık ömürlerinin bazı senelerini yeryüzünde bazı senelerini gökyüzünde geçirir olmuşlar. Tıpkı gezgin kuşlar gibi. Ve onlar gibi gene bir sürü anı ve hikaye toplamışlar hem yeryüzünden hem gökyüzünden.