top of page

Kımkım kız

Evvel zamanda, Kımkım kız adında bir kız yaşarmış. Kımkım kızın bir sürü ama bir sürü işleri varmış. Evinde oturur ve bu işleri yaparmış. Dünyanın dört bir tarafında yazılmış masalları okur ve bu masalların geçtiği büyülü dünyaları resimlermiş. Elleri ile büyülü kuklalar dikermiş. Büyülü evler tasarlar ve ahşaplara oyar, boyarmış. Başlangıçta çok ama çok güzel gelmiş bu iş ona. Renklerle ve boyalarla oynamayı çok seviyormuş. Ve herkes de onun yaptığı güzel çizimleri içeren kitapları okumayı seviyormuş. İşi zamanla artmış, artmış.

Günlerden bir gün, kış biter ve bahar gelirken camına bir kuş gelmiş ve bir taraftan kanatlarını çırparken diğer taraftan gagası ile cama tıklıyormuş. "Tık, tık, tık!"

Kımkım kız kalkıp cama doğru yürümüş, kuşa bakmış. Rengarenk kanatları ile sanki onun masallarından çıkmış gibi görünüyormuş. Kımkım kız dışarı çıkmış, kuş ona sanki bir şey işaret ediyormuş. "Ne demek istediğini anlamadım." demiş Kımkım. Gel, bu taraftan der gibi şakımış kuş ve ormana doğru uçmuş. Kımkım peşine düşmüş kızın. İlerlemiş, ormanda garip bir esinti çıkmış ve heyecanlı bir rüzgar esmiş. Biraz da üşütmüş rüzgar. O zaman bir duraksamış Kımkım. Sıcak evine bakmış. Kuşun gittiği yol karanlık ormana doğru gidiyormuş ve bu biraz ürkütücü gelmiş ona. Kımkım geriye dönmüş. Kuş ona bakıp gelmesini işaret etmiş ama Kımkım kafasını sallamış ve başka bir tarafa doğru koşmaya başlamış.

Sonraki günlerde de bu tekrar etmiş. Kız ormana kadar takip edebiliyormuş aslında kuşu. Ama çıkan rüzgar kızı heyecanlandırıyormuş ve evden fazla uzaklaşmak tedirgin ediyormuş. Kız da vazgeçip eve geri dönüyormuş. Son seferinde kız geri dönerken rüzgar artmış artmış ve öyle çok artmış ki, kız kaymış ve düşmüş. Kuş o zaman ormana doğru uçmuş ve uçmuş. Ve kuş girdaplar çizip uçarken rüzgar artmış artmış ve girdaplar çizmeye başlamış. Öyle çok girdaplar çizmiş ki yeni filizlenen yapraklar bile kopmuş ve çamurlu topraklar bile uçmuş ve rüzgar döne döne Kımkım kızı içine çekmiş. Kımkım kız bir sürü olan işlerini düşünmüş, yetiştirmesi gereke işleri, yarım bıraktığı resimleri. Ve rüzgarın onu bir yere götürdüğünü hissetmiş, bağırmış, bağırmış "Gidemem, gidemem" demiş. Ama rüzgar onu dinlememiş. Tıpkı masallardaki gibi, macera bizi çağırdığında kimse buna karşı koyamazmış. Belki sürüklenmese ve rüzgara kuşu takip edip girse, ortalık bu kadar çamur olmazmış ve yolculuğu da kuşu da görebilirmiş Kımkım. Ama görememiş. Çamur ve yaprak fırtınalı rüzgar bittiğinde Kımkım nerede olduğunu şaşırmış. Sağına bakmış, soluna bakmış. Her şey çok farklı görünüyormuş.

Üstündeki çamuru temizlemiş ve yürümeye başlamış. Gitmiş gitmiş ve bir kasabaya gelmiş. Kasaba çok değişik görünüyormuş. Kalabalıkmış ve yürüyenlerin bazıları hayvan kafasına sahipmiş. Kımkım evinin nerede kaldığını merak etmiş ve dertlenmiş. Kalın kabanlı birini dürtmüş ve:

"Pardon, ben yolumu kaybettim ama acaba burası neresi?" diye sormuş. Kabanlı biri arkasını dönmüş ve aslında şapkasının altındaki yabancı at kafasına sahip biriymiş. Kımkım çok şaşırmış ve korkmuş. Öyle korkmuş ki geri geri kaçmaya çalışırken düşmüş. Sonra fark etmiş ki kasabadaki herkesin farklı görünüyormuş. O zaman çok ama çok şaşırmış. Koşmuş ve bulabildiği bir köşeye saklanmış. Akşama kadar olan biteni izlemiş. Ormana geri koşmuş, bir o taraf gitmiş bir diğer tarafa gitmiş. Kasabaya dönmüş. Evine dönmek istemiş. Bu geldiği yere nasıl geldiğini bilmemek, evine nasıl döneceğini bilmemek onu çok korkutuyormuş. Oturmuş ve ağlamaya başlamış. Tam o esnada bir kocaman gagalı leylek eğilmiş ve ağlayan Kımkım'ı dürtmüş:

"Neden ağlıyorsun?" diye sormuş.

"Çünkü nerede olduğumu bilmiyorum" demiş Kımkım.

"Ah, çok basitmiş derdin! Burası Olmayanyer. Bu tür basit soruları bana sormalısın!" demiş leylek.

Kımkım kafasını kaldırıp leyleğe bakmış. Olması gerekenden daha büyük görünüyormuş. Ama zaten burada herşey olması gerekenden farklı görünüyormuş.

"Peki eve nasıl gidebilirim?" diye sormuş Kımkım.

"Ah, daha buraya yeni gelmişken, gitmek mi istiyorsun?"

Kafasını sallamış kız. Çok istiyormuş hem de eve gitmek!

"Ama burayı görmek istemez misin? Buralara gelmek öyle çok kolay değildir siz insanlar için" demiş Leylek.

"Hayır hayır, hemen gitmek istiyorum." demiş Kımkım.

"Bu kolayca cevap verebileceğim bir soru değil" demiş Kara Leylek. Bunun için popomu kaşımalıyım demiş. Kımkım:

"Popo demek ayıp ve kafa kaşınır düşünürken' demiş. O zaman Leylek gülmüş.

"Sen çok komik bir kızsın." demiş. Sonra poposunu kaşımış. Ve sonra kocaman gülümsemiş. "Ah işte buldum! Kasabadaki eskici dükkanına gitmelisin ve orada seni eve götürebilecek bir şey bulmalısın. Eskici dükkanındaki tüm antikalar aslında seni götürecek anahtar kapılardır! Ama seni götürebilmeleri için yaşanmışlıkları olması gerekir!" demiş. Ve gagası ile Kımkım'ın saçlarını okşamış, sonra kanatlarını açıp yükseklere doğru uçmuş uçmuş.


Kımkım o zaman yürümeye başlamış. Kasabaya geri gelmiş. Kasaba görkemli bir dağın eteğinde, karanlık bir ormanın kıyısındaymış ve her biri birbirinden farklı tuhaf evlerle kaplıymış. Sokakları daracıkmış ve ışıltılı süslemeler, sarmaşıklar ve çiçeklerle doluymuş. Kasaba halkının bir kısmı birbirinden çok farklı görünen insanlardan bir kısmı ise insana benzeyen hayvanlardan oluşuyormuş. İnsanın ilgisini çeken bir sürü farklı dükkan varmış. Antikacıyı bulmayı çok istediği için merak etmesine rağmen hiçbirine girmemiş. Farklı kıyafetler satana, görkemli kitaplar satana, daha önce hiç görmediği güzellikte pastalar satana... Hiçbirine girmemiş.


Biraz ilerdeki bir sokağı döndüğünde antikacıyı görmüş. İçeride çok değişik eşyalar varmış. Her biri birbirinden farklı görünüyormuş. Uzanmış bazılarına. Antikacı dükkanındaki tuhaf, siyah giysili yaşlı kadın "Şşşş!" demiş. "Dokunma!" Kımkım ürperip geriye gitmiş biraz ve bakınmaya devam etmiş. Aile albümleri, fotoğraflar, yılbaşı süsleri, ağaçlar, bir sürü eşsiz çok ama çok güzel şey. Bunlardan hiçbirinde bir anısı yokmuş ama. Bir süre sonra sıkılmış iyice. Çaresiz hissetmiş. Sonra bulduğu bir şeye dokunmuş. O esnada olan tek şey, siyahlı kadının gelip onu uyarması olmuş. O zaman kızıp dışarı çıkmaya karar vermiş. Ama tam da o anda kapıdan Kara Leylek girmiş, üzerinde bir takım elbise varmış. Siyah bir takım elbise içinde çok komik görünüyormuş ama bunun farkında değil gibiymiş. Siyahlı antikacı kadınla selamlaşmışlar.

"Ah buradasın! Ama hemen dönmek yerine kalıp buraları gezmek istemediğine emin misin?" demiş Kara Leylek. Siyahlı antikacı kadın, kıpkırmızı saçları ve saçları ile aynı renkteki ojeleri ile eğilerek kıza bakmış. Sonra şöyle demiş:

"Ah, maceradan korkan bir minik daha. Neden korkarlar anlamıyorum!" Sonra topuklarını şıngırdata şıngırdata dükkanının diğer tarafına yürümüş.

Kımkım gittikçe daha da huzursuz hissediyormuş. Ne leyleğin ne de antikacı hanımın hiç aceleleri yokmuş ama zaman geçiyormuş işte. Aceleyle bir o tarafa bir diğer tarafa bakınmış. Dükkanın bir köşesinde çok ilginç bir şey görmüş. Bir çocuk arabası. Ahşaptan bir araba, pedallarını ittin mi bisikletmiş gibi giden. Arkasında da taba renkte bir çocuk valizi. Çok heyecanlanmış bunları gördüğünde:

"İşte!" demiş. Çocukken bu arabaya bindiği günü hatırlamış. Tepesine renkkuşağı renklerindeki şemsiyelerini açıp ananelerine doğru yolculuğa çıktıkları günü. Çok eğlenceli bir günmüş. Hatta o çocuk valizinin içinde kardeşleri ile birlikte yaptıkları harita olmalıymış. Bu arabayı burada bulmak nasıl mümkün diye düşünmüş ve merakla valize uzanmış.

Valize dokunur dokunmaz dönmeye başlamış. Dönmüş dönmüş ve sonunda savrulup düşmüş. Ama orada tam karşısında kendisi duruyormuş. Yani kendisinin minik minicik bir hali.

"Hadi, acele edin, annemiz uyanmadan yola çıkmalıyız!" Ve arkasından mini mini kardeşleri, ağızlarında emzik, birinin elinde pış pış ettiği bir yastık diğerinin elinde ise bir battaniye paytak paytak yürüyerek binmişler arabaya. Kımkım gülmüş. Öyle komikmiş ki halleri. Şemsiyelerini açmışlar. Minik Kımkım'ın kolunda sınıf başkanı yazan kırmızı bir bant da varmış. Sonra başlamışlar arabanın pedallarını itmeye. Minik Kımkım çok zorlanıyormuş. Önce gülümsemiş hallerine ardından hemen kalkıp itmiş onları. Kimse görmüyormuş onları anlaşılan Koca Kımkım'ı. Ve epeyce hızlı ilerlemişler. Gülmüşler, konuşmuşlar. Valizlerinden haritayı da çıkartıp bakmışlar. Kımkım gülerek kardeşleri ve kendisinin arabalarını itmeye bir süre daha devam etmiş. Ardından epeyce uzaklaştıklarını fark etmiş. Ardından da kendisinin onları korumaya yetecek kadar orada olmadığını düşünmüş. Görünmüyormuş bile ve hatırladığı kadarı ile buraya kadar gelmeden annelerinin onları almaya gelmesi gerekiyormuş. Çok endişelenmiş. Onları geri itmeye çalışmış ama geri getiremiyormuş. Tek yapabildiği ileri doğru itmekmiş. Çocuklar gülüşürken evleri gözden kaybolmuş bile. Ama tam o anda dedeleri görünmüş karşıdan. Ve anneleri arkadan koşmuş. Çocukları kucaklayıp arabayı da ipinden tutup çeke çeke eve götürmeye başlamışlar. Kımkım hikayenin bu kısmını yanlış hatırladığını o zaman fark etmiş. Ama dedesi ile annesini görmek onu hüzünlendirmiş. O esnada çocuk valizi düşmüş. Kımkım almış onu yerden ve hop! Antikacıdaymış işte.

Kara Leylek karşısındaymış, yorgun bir şekilde esnemiş ve gagasını kocaman açmış:

"Yanlış eşyaya dokundun. Nasıldı seyahatin?"

"Çok yorgunum." demiş Kımkım. "Ve göğsümün ortası, burası acıyor." Leylek kafası ile okşamış Kımkım'ın kalbini. "Sevgi dolu anlar acıtır. Dinlenmelisin." Kımkım itiraz edememiş. Öyle yorgun hissediyormuş ki kendisini, başını Leylek'e yaslamış ama kollarını, bacaklarını zor taşıyormuş. Leylek, Kımkım'ı antikacıdan çıkar çıkmaz bir hoplayışta pençeleri ile kavramış ve onu yuvasına götürmüş. Yüksel bir Ladin ağacının tepesinde geniş terası olan bir yuvaymış ve otlardan yaptığı konforlu yatağa serdiği bembeyaz çarşafa yatırmış Kımkım'ı. Kımkım sağa sola bakmış. Yüksekten tüm vadi görünüyormuş. Evler, dağın yamacına dağınık ve kararan havadaki ışıltıları çok güzelmiş. Bir de kayalarda oyuklar varmış. Ama gözkapaklarını açık tutamamış bile.

Sabah uyandığında Leylek onu selamlamış ancak Leylek'in hazırladığı kahvaltı sofrası: kavrulmuş kabuklu böcekler, minik yılan közlemesi ve taze göl balıkları Kımkım'a hitap etmemiş:

"Kabalık etmek istemem ama bu kahvaltıdan yiyemem." demiş Leylek.

"Farklı etnik kökenlerden geliyor olabiliriz ama birbirimize saygı duymalıyız." demiş Leylek. Afiyetle kahvaltıyı bitirmiş. O yerken Kımkım izlemiş. Sonra sofrayı hızla birlikte toplamışlar. Kımkım sağa sola bakınmış ama merdivenler yokmuş.

"Pek kanatsız misafirlerim olmadığından merdiven yaptırmadım. İzin verirsen" demiş ve bir çırpıda gene pençeleri ile kavramış Kımkım'ı ve uça uça inmişler vadideki kasabaya.

"Dolaşmak ister misin?" diye sormuş gene. Ama Kımkım, yüksek yamaçları, yamaçlardaki kaya oyuntularını, kayalardaki güzel evleri pek de merak etmemiş. Ama uçarak inerlerken vadidin tam orasından bembeyaz köpüklenerek akan ve onlarca zarif gondol taşıyan nehri merak etmiş.

"Nehir nereye gidiyor?" diye sormuş.

"Bütün nehirler denize doğru akar. Ama buradaki beş nehir, aktıkları vadiler boyunca kasabalar ve kentlerle doludur. Nijayetinde Anne Ağaca uğrarlar. Anne ağaç, bir dağ kadar yüce bir ağaçtır ve buranın kalbidir. Üzerinde belki de binlerce ev var. Nehrin anne ağaca kıyısında köklerde öyle güzel lokantalar var, pastaneler var anlatamam. Dünyadaki enfes tariflerin nereden geldiğini sanıyorsun? Seni götürmemi ister misin?" diye sormuş.

"Yok dönelim lütfen" demiş Kımkım.

Antikacıya tekrar girmişler. Siyahlı antikacı kadın aşlarını kaldırıp bakmış, Leyleğe selam vermiş, Kımkım'a da bakıp "Hıh" demiş. İşine geri dönmüş sonra.

Kımkım başka şeyler de bulmuş antikacıda. Leylek'e göstermiş. Çocukken dans ettiği ayıcık, babasının deve tabanı çiçeği, dedesinin uzanmayı çok sevdiği şezlong. Okuduğu kitaplar. Ah o okuduğu kitapları görünce çok mutlu olmuş. Kalın kapaklı klasörünün içinde bir sürü çok güzel resimlenmiş çocuk kitaplar.


"Bak Leylek! Bu klasördeki kitapları ben her akşam kardeşlerime okurdum! Ah her biri çok ama çok güzeldi!" diye seslenmiş. Uzanmış klasöre, Leylek:

"Dokunma!" demiş.


"Ama bu seferlik baksak. Çok özledim, çok merak ediyorum!" demiş Kımkım. Leylek kafasını sessizce sallamış O esnada solgun bir kadın varmış. Ama solgunluğu tuhaf bir solgunlukmuş. Şeffaf gibiymiş, hayalet gibi, arkası görünüyormuş. Kalbini tutuyormuş sürekli, bir beşik varmış ve onun başında bekliyormuş. Antikacı kadın ona dışarıyı işaret ediyormuş. Ama solgun kadın beşiğin başından ayrılmıyormuş. Kımkım şaşkınlıkla kadına bakmış. Kadın inatla beklediği beşiğin başından ayrılmamış ve antikacının da sözünü dinlemeyip beşiğe dokunmuş. Bir an sonra ortalıktan kaybolmuş. Ve bir an sonra yeniden belirmiş. Gözleri ağlamaktan şişmiş, acı ile kalbini tutan halde. Ve olduğu yere yığılmış. Antikacı kızgınlıkla kadını kenara çekmeye çalışmış ve Leylek de kadına yardım etmek için yanına gitmiş. Birlikte daha da solgunlaşan kadını bir divana yatırmışlar. Antikacı asabi asabi söyleniyormuş. Kara Leylek, gagası ile bir örtüyü kadının üzerini örtmüş ve sonra Kımkım'ın yanına tekrar gelmiş.


Orada kara bir ayna görmüş. Ve aynanın arkasında ona tanıdık gelen bir çiçek varmış. Renkli bir orkide. Orkide ona bir sürü şey hatırlatmış ve aynaya doğru eğilmiş, daha iyi görebilmek için. Arkadaki büyülü karanlığın içinde ona tanıdık gelen bir şeyler görmüş. Gördükleri kalbini acıtmış. Kalbinin acısı da gözlerine yansımış ve o an acıyla yummuş gözlerini. Bir gözyaşı damlası belirmiş gözlerinde, inci gibi parıldamış ve bembeyaz parıldayan gözyaşı damlası kapkara aynaya düşmüş. Aynanın camı dalgalanmaya başlamış ve bir anda yok olmuş. O zaman kız orkideye doğru yürümüş. Orkidenin güzel çiçeklerine bakmış. Ve karanlığın içinde belli belirsiz başka çiçekler de görmüş. Kocaman bir begonvil, güzel bir akvaryumda yüzen rengarenk balıklar, deseni çok güzel bir halı ve camlardan görülen ağaçlar. Ama hepsi balçık gibi bir karanlığın içinden buğulu ve boğuk görünüyormuş. Ama Kımkım'ın yüreği de öyleymiş zaten. Buğulu ve boğuk. Kalbi çok acımaya başlamış ve ve sendelemiş. Gözlerinden inci gibi gözyaşları düşmeye devam ediyormuş. Ama gözyaşları döküldükçe buğulu görünen zemin balçık gibi oluyormuş ve balçık kızı da yutacak şekilde dalgalanıyormuş. Ama kız ağlamasını durduramıyormuş. Ve garip bir rüzgar esmeye başlamış. Kız karardıkça rüzgar esiyor, rüzgar estikçe kızın teni soluyormuş, tuhaf bir solgunlukmuş bu. Arkası görünüyor gibi, şeffaf bir solgunluk. Kız ağladıkça gözleri daha da bulanık görüyormuş ve sanki buğulu evin bir parçası haline geliyormuş, donuklaşıyormuş. Ama kız bu evi sevdiğini fark etmiş, evin bir parçası olmak onu ürkütmemiş. Kız kendisini eve bırakmış. Ağlamış, rüzgar esmiş ve aynanın karanlığı dalgalanırken tüm görüntüler simsiyah bir hal almaya başlamış. Ama tam da o esnada rüzgar başka esmeye başlamış. Çünkü leylek kanatlarını çırpıyormuş. Korkusuzca karanlık aynanın içine girmiş ve kanatlarını çırparak o karanlığın içinde neredeyse anlaşılmayacak hale gelmiş olan kızı pençeleri ile sıkı sıkı yakalamış. Sonra balçığın içinden çekmek için kanatlarını çok daha güçlü çırpmış. Kız balçık gibi yapışıkmış karanlığa ve ağlamaya devam ettikçe daha da yapışıyormuş. Ama leyleğin kanat sesleri onun ağlamasını durdurmuş. Kanatlarını çırptıkça ortaya çıkan ses aklına ve yüreğine bir ferahlık getirmiş ve gözyaşları durmuş. Leylek kanatlarını daha da hızlı çırpmış ve o anda kızı balçıktan çekip çıkarmış. Sonra da aynadan çekip çıkarmış. Antikacı dükkanına fırlar gibi çıkmışlar ve ortalığı iyice dağıtmışlar. Kız inanılmaz yorgun ve bitkin hissediyormuş kendisini. Ve elleri ile kolları solgunmuş, şeffaf, bir hayalet gibi sanki.

Antikacı kadın gelip azarlamış Kımkım'ı. "Karanlık aynaya dokunmaya nasıl cüret edersin. İçindeki karanlığın bir parçası olmaya bu kadar niyetliysen ne diye dükkanımı kırıp döküyorsunuz!" demiş.

Kımkım halsizce "Ama dokunmadım ki!" demiş.

"Dokunmadın ama gözyaşların değdi. " demiş Kara Leylek. O esnada antikacı kadın sinirli sinirli uzaklaşmış ve hemen sonra elinde buharı tüten iki bardak saleple gelmiş.

"İçinizi ısıtır, yüreğinizdeki karanlığı alır" diyerek vermiş ikisine. Leylek uzun gagasını sokup güzel bir yudum almış ve sıcak salep damağını yaktı diye gagasını sallamış. Sonra gülümseyerek dönmüş Kımkım'a.

"Karanlık aynaya bakmayız hiçbirimiz, bir anıya dönüşüp gömülmek istemiyorsak. Antikacı dükkanlarında bir sürü nesne vardı ve bu nesneler zamanları ve anıları içlerinde taşırlar. Mutlu anlarla donatılmış olanlar bizi o anlara götürür ama mutluluk uçucudur. O anlarda fazla kalamayız. Acıyı hapseden nesneler de vardır ama acı çok ağır bir duygudur. Karanlık ayna, diğer nesneler gibi bir anı ya da anıyı tutmaz, yüreğindeki bütün acıyı yansıtır ve eğer ona değersen, uzun bakarsan seni, yüreğinin karanlığına hapseder. Tehlikelidir."

"Ama ben dokunmadım" demiş halsizce.

"Gözyaşın değdi. Gözyaşın senden, yüreğinden gelir ve bu nedenle bu kadar çok aynanın karanlığına battın." demiş Kımkım'a. Birlikte saleplerini içmişler. Sonra Kımkım'ın evine gelen kuş girmiş antikacıya. Ve bir kalemin etrafında uçmaya başlamış. Kara Leylek gülümsemiş,

"Ah bak, işte aradığımız nesne bu işte!" demiş. "Buna dokun, evine döneceksin. Ama bir daha yolun bizim buraya düşerse cesur ol!" demiş Kara Leylek.

Kımkım çok halsiz olmasına rağmen kaleme dokunmuş ve bir rüzgar girdabının içinde bulmuş kendisini. Dönmüş dönmüş. Sonra evinin az ilerisinde çayırda uyanmış.

Çok halsizmiş ve hala ellerinden kollarından arkası görünecek kadar solgun şeffafmış. Evde bol bol tarçın şurubu içmiş, bal yemiş ve kendisine gelmesi günler sürmüş. Ve inanır mısınız? Kımkım'ı çok ürküten o rizgarlı diyarı, antikacı kadını ve Kara Leylek'i çok özlemiş ve bir daha görmek istemiş.









bottom of page