Janus'un gözleri

Kulubenin içindeki tuhaf ve sallantılı yolculukları uzun sürdü. Gün ağarırken Güzelcehisar'a varmışlardı. Kulubeden güneşin ilk ışıkları ile indiler, sanki kulube ışıktan korkuyormuş gibi hızla ormana kaçtı konuklarını indirince. Mumya gibi görünen orman kadınlarını da beraberinde götürdü. Selahattin, İdil ve Nergis, Karadeniz'in volkanik dağını, derinlerinde taşıyan kıyısına doğru yürüdüler. Bazalt sütünlarına inen ıhlamur ormanına gelene kadar. İdil biliyordu buraları. Yavaşça inmeye başladı. Selahattin ile Nergis onu takip ettiler. Ihlamur ormanlarındaki minik patikada ilerlerken kar yağmaya başlamıştı ve çalıların arasında bir gürültü peydah oldu. Durup o tarafa baktılar ve beklediler. Ormanın dallarının arasında Çarşamba Karısı çıktı. "Geç kaldınız, acele edin" diye seslendi. "İdil'im, kara yazgılı yavrum. Tez gide tez gelesin!" diye söylene söylene sırtını sıvazladı sonra çevik adımlarla indi patikayı. Bazalt sütunları aştılar, kıyıdaki minik adaya kadar geldiler.

"Fırtına gece başlayacak. Dinlenelim." dedi Çarşamba Karısı. Ve esintili adanın üzerinde bir oyuk bulup oturdu. Dertli dertli söylenmeye devam etti. Diğerleri de onun gibi yaptılar. İdil, kıpır kıpır hissediyordu kendisini. Yerlerin altı, yazgısı ona hiç de karanlık gelmiyordu. Tehlikeliydi oysa. Bilinmezdi. Ölüm diyarlarına gitti mi geri gelecek mi belli değildi. Ama bir gitmek arzusu her yanını sarmıştı İdil'in. Nergis'in olduğu tarafa bakmadı bile.

Çarşamba Karısı durmadan ona birşeyler anlattı durdu. Ne olacağını onun da bildiği yoktu. Kimsenin bildiği yoktu. Sade, İdil'i yerin altına uğurladıktan sonra tezgele Nergis'i geri götürecekti. Ormanın korucu cadısı olmak onun yazgısı olacaktı artık. Çarşamba karısı söylenirken İdil rüzgarın sesini dinledi. Ne diye bu adanın üzerinde bekletiyordu ki onları, kemiklerine kadar üşütüyordu rüzgar şimdi hepsini de. Selahattin bembeyaz görünüyordu. Rüzgardan dudakları çatlamıştı. İdil ona doğru eğilip sordu.


"İyi misin Selahattin?"

"İyi değilim. Ne olduğunu anlayamıyorum. Burada ne yaptığımızı da. Aklını başına al demeyeceğim. Bildiğim tüm gerçeklik alt üst oldu."

İdil bir şey demeden baktı Selahattin'e doğru. Onla hiç konuşmamıştı, ne hissediyordu, anlamlandırabilmesi için yardım etmemişti. Selahattin'e bakmaya devam etti. Hiç konuşmadan. Selahattin zaten sanki uzaklara dalmıştı, bedeni burada ama zihni çok uzaklarda gibiydi. Yüreğinde bir merhamet hissetti Selahattin'e. Bir kayanın dibine doğru çömeldi ve beklemeye başladı. Ne olacağını merak ediyordu. Yer altı demişti Congales. Erlik'in el koydukları yer altına gitmeliler. Yüreğinde bütün duygular vardı, suçluluk, azap, bunaltı. Ama Erlik'i düşününce hem imkansız hissediyordu hem de özlüyordu. Bedeninin daha evvel böyle heyecanla çarptığını hatırlamıyordu İdil.


Nergis, İdil'in yanına geldi. İki kadın yan yana duramayacak kadar gergindiler. Ama Nergis, İdil'in elini tuttu. Gözlerini yukarı kaldırmadan

"Babamı görürsen.." dedi. İdil cevap vermedi. "Geri gel olur mu İdil?" dedi sonra. İdil cevap vermeden baktı. Kafasını salladı belli belirsiz. Ejder'in yanından ayrılmamaya çalış, o seni koruyacaktır. Eşikleri hatırla. Gelebilmek için eşikleri hatırlaman lazım. Bir de burayı hatırla. Sonra İdil'in parmağındaki izi gösterdi. İz çocukluklarını hatırlattı İdil'e. Nergis'e karşı hissettiği öfke o anda sönüverdi.


O esnada Çarşamba karısı elindeki değneği kaldırarak seslenmeye başladı. Çok çok eski bir Türkçe konuşuyordu. Kelimelerin bazısı zor zor anlaşılabiliyordu.


"Kara Evran, Evran" dediğini anladılar. İki kadın da Çarşamba karısı ile birlikte kollarını kaldırdı ve bedenlerini salladı. Ayaklarını yere vurdular. Ayandon fırtınası başlamıştı. Onlar bedenlerini hareket ettirip bağırdıkça deniz daha da çalkalandı. Gök iyiden iyiye karardı. Gökteki şimşeklere seslendi sonra Çarşamba Karısı,


"Şimşekler, Kara Evran'ı uyandırın." dedi ve yüksekte tuttuğu kolllarını birden deniz doğru indirdi. Onla birlikte şimşekler yıldırımlara dönüştü ve Karadeniz'e düşmeye başladılar. Selahattin, saklandığı kayanın arkasında sırılsıklam olmuştu. Kadınların devinimlerini şaşkınlıkla izliyordu. Binlerce yıldırım düştü denize. Selahattin şaşkınlıkla izlemeyi sürdürdü. Sonra bir anda kesildi fırtına. Duruldu sular. Ortalık karanlıktı iyice. Selahattin sığındığı yerden çıktı ve sulara bakmaya başladı. Karanlıkta gökyüzü ile sular ayırt edilemiyordu. Sadece soğuk, çok keskin bir soğuk. Sessizlik. Kadınlar tir tir titriyordu. Selahattin de öyle. O anda suların içinden devasa bir yaratık yükseldi. Gözleri kıpkırmızıydı, ateş gibi ve gözleri ortalığı aydınlatıyordu. Nergis Selahattin'in elini tuttu.

"Karadenizin dibinde uyuyan, yer altının kapısını tutan ejder. Binlerce yıllık uykusundan uyandı. Korkma." Selahattin Nergis'i tutup kayanın arkasına sakladı. Kalbinin atışlarını hissediyordu Nergis, İkisinin de bedenleri titriyordu. Kayanın arkasında kaldılar.

Çarşamba Karısı seslenmeye devam etti:


"Congales buyurdu da seni uyandırdık. Burada Erlik'in emaneti durur. Onu yer altına götürmeye razı mısın?"

"Ejder olanca görkemi ile eğildi iki kadına doğru. İdil'in bedeni sarsılıyordu. Dik durdu ama. Korkuyordu, heyecanlıydı. "Bu kadın mı Erlik'in emaneti?" diye sordu Kara Ejder. "He ya" dedi Çarşamba Karısı. Ejder kıpkırmızı gözlerini İdil'in yamacına kadar getirdi.

"Yer üstünden kendin haricinde bir şeyi getiremezsin yer altına." dedi. İdil önce duraladı. Sonra soyunmaya başladı. Titreye titreye soyundu. Üzerindekileri çıkarttı tamamen. Esen rüzgar kanını dondurmuştu. Kara Ejder sonrasında ağzını açtı, devasa bir biçimde açtı ve dilini dışarı çıkarttı.

İdil, "Kırmızı halı gibi" diye düşündü. Korkunç görünüyordu Ejder'in ağzı. Islak ve sıcak, tüyler ürpertici. Ama yerin dibine seyahat için Ejder tarafından yutulması gerekiyordu. Ejder'in ağzına adım attı. Sonrasını İdil hatırlayamayacaktı.


Ejder devasa ağzına İdil adım atınca ağzını kapattı ve karanlık sulara daldı. Kıpkırmızı gözlerini derinlere doğru çevirdi ve yüzdü, yüzdü. Derinleşti git gide. Daha da derinleşti. Ta ki gözleri gibi kızıl bir yarığa gelene kadar. Yarığın içi lavlarla dolu gibi görünüyordu. Ejder yarığın kenarına pençelerini koydu ve kızgın lavlara soktu bedenini. Ejderin derisi yer altına inen yoldaki kızgın lavlardan etkilenmeyecek kadar kalındı.


Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu İdil, yolculuk başlarken uyumuştu. Tıpkı bir rüyanın ortasına uyanırmış gibi gözlerini açtığında kendisini ormanda buldu. Esnermiş gibi kollarını kaldırmıştı göğe doğru. Göğe baktığında kızıl karanlık bir gökyüzü gördü. Ve bir sürü dallar gördü. Bakışlarını karşıya çevirdiğinde Erlik'i gördü. Erlik ona yaklaştı, yaklaştı ve öptü dudaklarından. Erlik'in dokunuşlarını hissetti, ellerini indirmek istedi göklerden ama o zaman fark etti, ellerinin göğe uzanan dallar olduğunu. Erlik'in öpüşleri ile bedeninin ısındığını fark etti, aşk gibi ama sonra daha da fazlasını hissetti. Ayakları yanıyordu. Ayaklarını çekmek istedi yerden ama ayakları köklerdi ve kendisi devasa bir ağaçtı. Korktu o zaman. Çığlık atmak istedi, alevler hızla bedenini sarmıştı. Alev alev yanıyordu ve bağırmak istediğinde sanki boğazından aşağı kızgın reçineler akmaya başladı. O anda bir rüyada olduğunu anladı ve korku ile sıçradı. Bu sefer uyandığında etrafında hiçbirşey yoktu. Kocaman bir boşluktan başka hiçbir şey yoktu. Sağa baktı, sola baktı. Sadece kırmızı gözlü devasa, simsiyah bir yılan gördü karşısında. Yılana sen de kimsin diye sordu İdil. O zaman yılan konuşmak için yükseldi ve İdil'in gözlerine bakarak dedi: “Gün bir batar bir ağarır, bakanın içini karartır, unuttun mu beni sen, daha yarın tanışmış iken?”

“Ne garip sözler söylüyorsun?” diye konuştu İdil.

“Garip idim, Ejder idim, Koca idim. Bir kanat açtım bir arşa biri arza değdi, göz açıp kapayıncaya değin yitip gitti, bir gün ine girdim karınca tutmaya, diğer gün

denize girdim balina yutmaya”

İdil bu anlamsız konuşmaları şaşkın şaşkın dinlemekteydi.