Fare Kral

Evvel zamanda lüks ve refah içerisinde yaşayan bir ülke varmış. Muhteşem ve görkemli binaları, uçsuz bucaksız çayırları debdebeli şehirleri varmış. O şehirde yaşayan bir farecik varmış. Bu farecik başka fareler gibi dağlarda, çayırlarda veya tarlalarda yaşamaz, ekseriyetle şehirleri ve şehirlerdeki evleri tercih edermiş. Şehirdeki hayatından da pek memnun değilmiş. Ama tarlalar da çayırlar da köyler de ona göre değilmiş. Dostlarına sürekli şehirdeki hataları anlatırmış. Dostları onu eleştirdiğinde veya git o zaman buralardan dediğinde de işte bu sebepten yok dermiş.

"Şehrin bu adaletsizlikleri ve yanlışlarını düzelteceğim!" dediğinde dostları ona "Fare halinle nasıl yapacaksın bunu?" diye sorarmış. O zaman cevap veremeyen fareciğin yükselen omuzları düşüverirmiş gene aşağılara.

Fare gündüzler ve geceler boyunca ne yapacağını, nasıl yapacağını düzeltir, sokaklarda gezer ve çözümler düşünür dururmuş. Günlerden bir gün dostları ona bu saçma çabaları bırakmasını söylemiş. Farecik bu duruma çok içerlemiş ve şehrin sokaklarında amaçsız biçimde yürümeye başlamış. Yürürken bir çığırtkanın bağırdığını duymuş:

"Ey ahali duyduk duymadık demeyin! Kral, prenses kızını evlendirmek istiyor. Bu sebeple de bu şehrin en cengaverini, yiğidini bulmak için bir turnuva düzenliyor! "

Fare bunu duyar duymaz, koşmuş ve çığırtkana seslenmiş: "Ben de katılabilir miyim peki?" diye, çığırtkan elindeki fermana bakmış: "Burada fareler katılamaz yazmıyor, katılabilirsin tabi ama onca şövalye varken kazanamazsın" diye yanıtlamış. Fare katılabileceğini duyduğuna çok sevinmiş. Şövalyelerin olması umrunda değilmiş, içinde, yüreğinde hissetmiş kazanabileceğini. Eğer "Kral olursam" diye düşünmüş, "Bütün adaletsizlikleri ve haksızlıkları düzeltmek için şansım olacak!" Ve turnuva günü için hazırlanmaya başlamış.

Günü geldiğinde turnuvadaki cengaverler sıra sıra dizilmiş ve aralarında bir de fare varmış. Kral dönüp vezirlere sormuş, nasıl olur diye. Vezirler de "Kralım, paşam, mübareğim. Siz demediniz ki fareler katılamaz diye!"

"Ne deseymiş, fareler, filler, karıncalar ve deliler katılamaz mı deseymişim!"

Ama sonra Kral'ın da hoşuna gitmiş bu kendine güvenen fare ve onu izlemeye karar vermiş. Kral olmak çok sıkıcıymış doğrusu ve artık Kral da eğlenmek istiyormuş.

İlk görev açıklanmış, korkunç, karanlık labirentte kaybolan Kraliyetin en büyük müze kütüphanesinin altın anahtarının bulunmasıymış. Asırlardır kapalı olan Kütüphane Müze'nin içinde tarihin tüm sırları ve bilgeliği ve atlaardan miras kalan nice eser varmış. Büyük bir kapı tarafından korunan buyerin altın anahtarı olmadan içine girilmesi mümkün değilmiş. Altın anahtarı aramaya karanlık labirente nice şövalye gitmiş ama hiçbiri bulamamış. Bir kısmı orada aklını yitirmiş kimi gitmiş bir daha geri gelmemiş.


Diğer şövalyelerle birlikte yola çıkmış fare de. Labirent öyle karanlık ve ürkütücüymüş ki çoğu şovalye baştan kaçmış gitmiş. Fare kalan cesurlarla içeri girmiş. Karanlık olduğundan şovalyeler girince nereye kayboldular görememiş bizim fare. Ama kendisi gitmiş de gitmiş, gitmiş de gitmiş. Gide gide bataklıklara ve çamurlara gelmiş. İyice bakmış ve incelemiş ve çamurların arasında kayıp kocaman altın anahtarı bulmuş. Çamurlara saplı olan anahtarı çekmiş çekmiş. Labirentten dışarı çıkartmayı başarmış. Farenin getirdiği kocaman şeyin anahtar olduğuna evvela inanmamışlar. Ama hemen alıp yıkamışlar ve parıldayan devasa anahtarı gördüklerinde el mahkum ilk turnuvayı farenin kazandığını ilan etmek durumunda kalmışlar.


Sıra gelmiş ikinci turnuvaya. Bu sefer Kral çıkmış ilan etmeye. Fare'nin cesur ve zavallı haline hem gülmüş hem de içinden kazanmasını dilemiş hem de gülmüş. "İkinci görev Krallığın kayıp hazine sandığının aranması ve bulunmasıdır! Kayıp hazine sandığı asırlar evvel Yüce Dağ'dan geçen kafile ile birlikte yok olmuştur. Onu bulan cengaver, ikinci turnuvayı kazanmış olacaktır!" Bunun üzerine kalan şövalyeler ile birlikte Fare de Yüce Dağ' a gitmiş. Yüce Dağ her zamanki gibi sisliymiş ve dumanlıymış. Şövalyeler dağın zirvelerine doğru yola çıkmışlar, karanlık köşelerine gitmişler ve araştırmışlar. Ancak fare küçücük cüssesi ile şövalyeler kadar çok alan araştıramamış ve yorulmuş. Yorulduğunda bir taşın kenarında soluklanmış ve ciyaklamaya başlamış. Onun ciyaklamasını duyan Yüce Dağ'da yaşayan dağ fareleri yanına gelmişler ve ne olup bittiğini sormuşlar. Fare ne olup bittiğini anlatınca diğer fareler ona yardımcı olabileceklerini söylemişler. Meğerse kayıp kafile hazineyi bir mağarada bırakmış, yağışlar da mağaranın çökmesine neden olmuş ve bu nedenle mağaranın girişi kapanmış. Ancak farelerin geçebileceği tarzda küçük açıklıklar varmış ve dağ fareleri hemen bir kafile oluşturmuşlar. Açıklıklardan girmişler ve her bir fare bir altın tanesi almış. Bizim farenin peşine takılmışlar ve Kraliyet meydanına gelmişler. Fareler ağızlarındaki altınları meydana bırakmış ve ortada altın liralardan bir yığın oluşmuş. Son altın lirayı bizim fare bırakmış ve yığının kenarında durmuş. Kral kocaman göbeği ile gülmüş de gülmüş Fare'nin bu becerikliliğine. Ve ikinci turnuvayı da onun kazandığını söylemiş.

Sıra gelmiş üçüncü göreve. Her şeyi gerçekleştirebilecek iksiri bilge baykuştan istemek gerekiyormuş. Hem bilge baykuşun yeri yuvası çok çok uzaktaymış. Hem de bilge baykuş güvenilmesi kişilerin gözlerini oyarmış bu nedenle hem şefkati ve bilgeliği hem de zalimliği dillere destanmış. Kalan az sayıda şövalye zaten bu saatten sonra turnuvayı kazanmanın mümkün olmadığından hem de bilge baykuştan korktuklarından turnuvayı terk etmişler. Fare'ninse yola çıkması gerekiyormuş. Üçüncü görevi tamamlayamazsa turnuvayı da kaybetmiş sayılacakmış. Uzun ve ürkütücü yola çıkmış. Baykuşların fareleri yemeyi sevdiğini bile bile kapısına gitmiş. Kapıyı tıklamış ve korku ile açılmasını beklemiş. Kapı açıldığında fare korkarak bakmış Bilge Baykuş'a. Bilge Baykuş fareyi içeri buyur etmiş. Konuşmaya ve sorular sormaya başlamış. Fare içten içe korkmasına rağmen Bilge Baykuş ona neden Kral olmak istediğini sorduğunda heyecanlanmış ve korkusunu falan da unutmuş anlatmaya başlamış. Ülkede ne kadar çok haksızlık ve adaletsizlik olduğunu ve onları nasıl düzeltmesi gerektiğini anlatmış. Hayallerini anlatmış. Bilge Baykuş keyifle dinlemiş ve minicik farenin nasıl olup da bu kadar büyük dertleri çözmek için böylesi güzel planlar yaptığına hayret etmiş. Sonunda Bilge Baykuş içeriye gitmiş ve elinde bir mücevher kutusu ile dönmüş. Demiş ki, "Bu kolyenin ucundaki kristal şişede her şeyi mümkün edecek iksir bulunur. Bu senin prensesine düğün hediyendir. Benden de ikinize düğün hediyesidir." demiş. O zaman fare mutluluk ve şükranla çıkmış dışarı.

Anlı ve şanlı bir düğün düzenlenmiş. O zaman Fare çok mutluymuş. Kral tacını fareye devretmiş ve Kraliçe'sini de alarak uzaklara doğru yola çıkmış, giderken de "Ben çok yoruldum ve yaşım, başım adaletle hükmetmeme izin varmiyor. Ben sorularıma cevap bulmak için uzaklara doğru yola çıkacağım ama sizin, ikinizin hakkı ve adaleti getireceğinize inanıyorum." demiş. Fare o ana kadar inanmıyormuş ve çok mutluymuş ki Prensesine baktığında bir anda mutluluğu sönüvermiş. Prenses bir fare ile evlendiği için çok mutsuzmuş. Eğlence bittiğinde ve odalarına gittiklerinde ağlamış, hırçınlaşmış ve bağırmış. "Senin gibi bir fare ile evleneceğime ölseydim!" demiş. Fare Kral o zaman hiç ses etmeden onu dinlemiş. Sessizce durmuş ve ardından şöyle konuşmuş: "Prensesim, haklısınız. Büyük bir aşkı ve yakışıklı bir Kral'ı en çok siz hak ediyorsunuz. Bense bu turnuvayı kazanmayı ülkemizdeki haksızlıklar ve adaletsizlikler için istedim. Ülkedeki yoksulluk-"

"Ülkemizde yoksulluk yok ki!" demiş prenses. O zaman Fare Kral ülkedeki açlığı, yoksulluğu ve sefaleti anlatmış ona. Prensese kıyafetini değiştirmesini söylemiş ve tebdili kıyafet çıkmışlar dışarı. Fare omzunda durmuş Prenses'in ve Prenses ülkenin sokaklarındaki açlığı, safelati, üşüyen çocukları ve garip, yaşlı insanları görmüş ve çok üzülmüş. O gece şaşkınlık içinde dolaşmış sokakları ve ardından saraya döndüklerinde için için ağlamaya başlamış. Fare Prenses ağlarken onun yanında durmuş, saçlarını okşamış ve haksızlıklar ve adaletsizlikler için neler yapacaklarını anlatmış. Aç veüşüyen çocukları barındırabilecekleri muhteşem yetimhaneleri anlatmış. Suçluları nasıl cezalandıracaklarını ve refahı nasıl arttıracaklarını. Prenses o zamana kadar o kadar arka sokakları bilen başka kimse duymadığından Fare Kral'a inanmış. Onunla gezmiş, mücadele etmiş. Fare Kral olmasına rağmen hala bir fareymiş o nedenle pek çok iş için hem Prenses'e hem de emrindeki şövalyelere ihtiyaç duyuyormuş. Prenses günden güne başardığı işlerle ve kumanda edişindeki ustalıkla Fare'ye gittikçe daha çok saygı hatta hayranlık durmaya başlamış. Suçluların cezalarını bulmalarına sevinmiş, hastahaneler ve bakım evlerine yerleştirielen yaşlı ve hastlarla ilgilenmiş ve yetimhanelerdeki çocuklara ninniler söylemiş ve masallar anlatmış. Prenses günden güne yüreğinde ne kadar büyük bir sevginin olduğunu daha iyi hisseder hale gelmiş. Şefkatle baktığı ve ilgilendiği yavrucaklar, hayvanlar ve insanlar ona çok iyi gelmiş. Fare KRal ise Prensesin şefkatine, ilgisine ve güzelliğine hayranmış. Bir gece Prensesin ninnisini dinlemiş ve son çocuk da uyuduğunda Prenses onun yanına gelmiş.

"Neden öyle bakıyorsunuz Kral'ım?" diye sormuş.

"Güzelliğinize" demiş Fare Kral. "Ve aşık olduğum kadını nasıl üzdüğüme."

"Ben hiç üzülmüyorum ki!" demiş Prenses. Ve ne kadar mutlu olduğunu anlatmış. O zaman Fare Kral kendisinden şikayet etmiş. "Siz değerli Prensesimin benim gibi bir Fare ile evlenmeye muhtaç olmasına hem çok üzülüyor hem de çok seviniyorum. Bu nedenle kendimi zalim ve bencil hissediyorum." demiş. Uzaklara bakmış. O zaman Prenses boynundaki iksiri çıkartmış ve Fare'nin içkisine dökmüş. Fare Prenses'e aşkla bakmış. İksiri dökerken ne düşündüğünü tahmin etmiş, ilk gün söylediği sözleri mi düşündü acaba yoksa başka bir şeyi mi? Ama Prensesinin dileğini gerçek etmek istemiş ve bir yudumda içmiş içeceğini. O anda feci bir ağrı hissetmiş vucudunda ve derin derin nefesler almış: Bir, iki, üç ve üçüncü nefeste kendisini güçlü ve yakışıklı bir Kral olarak bulmuş. O gün Prenses'le gerçekten evlenmişler ve bir sürü çocukları olmuş. Her birine ülkelerini hak ile hukuk ile nasıl yönetebileceklerini öğretmişler ve kendileri de sonsuza kadar hak, hukuk ve adalet içerisinde yaşamışlar.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Zersenil uzaktan çatırdayan evi ve evin etrafında dolaşan at adamları, ellerinde tütsüleri ile cazıları gördüğünde tüyleri ürperdi. Eteğine bulabildiği mantarları toplamıştı. Çocukken de böyle yapmayı

Sararan yapraklar ve kurumaya dönen çalıların arasında bir kadın göründü. Yüzüde pek çok çizgi vardı ve kimsede görülmemiş gür saçlara sahipti. Işık, yaprakların arasından yüzüne vurdukça gözlerini kı

Evvel zamanda pek becerikli bir cadı yaşarmış. Bu cadının aslan gibi bir kedisi ve kurt gibi bir köpeği varmış. Sırtında bir bohçası varmış. Şehirden şehre dolaşır, gittiği şehirlerde bohçasını açar v