Düsdüs’ün, Pembe Tavşanın ve Dünya’nın Tüm Nehirlerin Kadim Hikayesi

Evvel zamanda kalbur samanda ve buralardan çok uzakta bambaşka bir diyar varmış. O diyarda bir yarımada varmış ve yarım adada çok eski bir ahşap yetimhane varmış. Bu yetimhane, kocaman bir çiftliğin ortasında kuruluymuş. Anne babalarını özlermiş oradaki çocuklar ama orada çok mutlularmış. Müdür ve müdire , öğretmenler ve aşçı, çiftçiler, bahçivanlar hepsi de sevgi dolularmış. Çiftliğin etrafta, kocaman bir orman varmış. Bu orman her zaman değişiyormuş. Çiftliğe uğrayan kuşlar, sincaplar, ormanda yaşayan ayılar bir de yetimhanenin şen çocukları ormana sürekli tohumlar bırakıyorlarmış. O nedenle ormanda her zaman yeni bitkiler ve yeni ağaçlar çıkıyormuş. Çok yaşlı ağaçlar yaşamlarına devam ediyormuş bazıları kuruyup devrilirse üzerlerinde en lezzetli mantarlar yetişiyormuş. Ormanda geyikler, dağ keçileri ve hatta kaplan ve pars bile huzur ve güven içinde yaşıyormuş. O yetimhane de her çocuğa bir at verilirmiş. Çocuk atı ile birlikte büyür, dere tepe atı ile gezmeyi öğrenirmiş. Orada bir sürü dil konuşmayı, tarihi, doğayı, insanları ve hayvanları iyileştirmeyi çok iyi öğrenirlermiş. Sonra her bir çocuk büyürken hangi zanaati öğrenmek isterse o zanaat için ustaların yanına gönderilir, ustadan öğrenir akşam olunca atı ile tıngır mıngır yetimhaneye dönermiş. Akşam yemekler hep birlikte yenir, güzel yarınlar için birlikte dua edilirmiş.


Zamanlar şen ve hızlı akmış geçmiş, yetimhanenin 3 afacanı büyümüş. Bunlardan Püspüs çiçek yetiştiriciliğini çok seviyormuş, Yusyus buğday yetiştirmeyi ve öğütmeyi, unundan leziz ekmekler pişirmeyi ve arpalardan keyifli içecekler üretmeyi seviyormuş. Düsdüs de hikayeler anlatmayı, sazlar çalmayı seviyormuş. Zamanı geldiğinde her büyüyene yaptıkları gibi, bir şenlik şölen düzenlemişler yetimhanede. 3 afacanın her birine bir kese altın ve atlarını teslim etmişler şenlikte. Hep birlikte bahtlarının açık ve yaşamlarının bereketli olması için dua etmişler. Dilediklerinde geri dönmelerini salık vermişler. O gece güzelce uykularını aldıktan sonra 3 çok iyi arkadaş, sabah vakti şafak söker sökmez çıkmış yola. Daha önce hiç gitmedikleri ama hep duydukları ve merak ettikleri başka diyarlara doğru yola koyulmuşlar. Çok güzel göller görmüşler üstlerinde lotus ve nilüfer çiçekleri olan. Sarp kayalıklardan geçmişler, bereketli vadilere inmişler. Nihayet gepgeniş bir vadiye varmışlar, kuzey kısmında dik kayalıklı dağların olduğu bereketli bir vadiye. Orada bir yel değirmeni varmış yarısı yıkık, biraz köye uzakçaymış. Değirmeni onarmış içinde yaşamaya başlamışlar. Etraflara Yusyus buğday ekmiş, arpa ekmiş. Hasat vaktinin gelmesini dualarla beklemiş. Düsdüs her cumartesi köye gitmiş ve meydanda çeşitli sazlarını çalmış hikayeler anlatmış, o esnada binbir renk ve kokuda çiçekler yetiştiren Püspüs çiçeklerini satmış. O yeri çok sevmiş çok benimsemişler. Birlikte hayaller kurarak ağaçlar dikmişler. Ağaçlar büyüdükçe hayalleri de köklenmiş. Hem birbirlerine hem de o topraklara sıkıca bağlanmışlar. Gel zaman git zaman oradaki yaşamlarına iyice alışmışlar. Yel değirmeninden evlerinin geniş penceresinden vadiyi ve uzaktaki dağları izlemişler. Kışın şöminenin karşısında ısınmışlar ve Düsdüs’ün hikayelerini dinlemişler. Ekose desenleri olan kırmızılı yumuşacık koltuklarında, yünden battaniyelerine sarılıp karın yağışını izlemişler. Sobanın kenarında her daim fokurdayan çayın bol tomurcuklu kokusunu içlerine çekmişler.


Günlerden bir gün ormanda dolaşırlarken bir dikenli meyve bulmuşlar. Bu dikenli meyve oldukça enteresanmış, 3 afacan bu meyvenin tadına bakmak istemişler ve de bakmışlar. Meyve son derece lezzetliymiş. 3 afacanın da boyu uzamış bir anda, bundan çok eğlenmişler. Eve doğru kıkırdaya kıkırdaya yürümüşler, bol bol gülmüşler. Sonra evlerine varmışlar. Ormandan topladıkları kış mantarlarından ve kök sebzelerinden enfes bir yahni pişirmişler. Afiyetle oturmuşlar başına yemişler. Ardından uykuları bastırmış iyice, geçip uyumuşlar. Uyurken enteresan bir şey olmuş, Düsdüs büyümeye devam etmiş. Galiba leziz meyveden en çok o yemişmiş. Kolları büyümüş, bacakları büyümüş ve kendisi de büyümüş. Sabah olup da uyandığında Düsdüs arkadaşlarının iki katı kadar büyükmüş artık. O kadar büyükmüş ki, zavallıcık masaya sandalyeye sığamamış. Evin içinde zor hareket eder olmuş. Kendi büyüdüğü için iştahı da artmış iyice. Yiyormuş yiyormuş bir türlü doymuyormuş. Eve sığamayınca çıkmış dışarı, şarkılar söylemiş, masallar anlatmış. Sesi uzak köylerden bile duyulmaya başlamış ve insanlar etrafında toplaşmışlar. Hem öyle dev gibi kocaman olunca insanlar daha da çok merak etmişler. Akşam olup eve döndüğünde daha da büyüdüğünü fark etmiş. Bu sefer yatağına bile sığamamış, şöminenin kenarında halının üzerinde yatmış. Üçüncü gün gene çıkmış, bu sefer sesi gene çok ilgi çekmiş ama dinleyenler biraz hayran biraz da korkak bakıyorlarmış. Gene de bir sürü yiyecek ikram etmişler iştahı pek yerinde olan Düsdüs’e. Düsdüs buna rağmen doymamış, ormanlarda dolaşmış ve bulduğu bir sürü mantarı, bitkiyi ve meyveyi de mideye indirmiş. Belki de biraz daha o dikenli meyveden bile yemiş. Eve döndüğünde artık eve sığamadığını farketmiş. Dışarısı çok soğukmuş ancak o gece dışarıda uyumak zorunda kalmış. Evdeki tüm battaniyeleri örtmüşler Düsdüs’ün üzerine. Bahçeye bir ateş kurmuşlar. Ancak o gece üşümekten uyuyamamış Düsdüs, oturmuş sığamadığıevini izlemiş. Yıldızları ve geniş vadiyi de izlemiş. Birlikte geçirdikleri keyifli vakitleri hatırlamış. Ağlamış bile. Gözyaşları bile o kadar büyükmüş ki hemen evin etrafında ufak bir göl oluşmuş. Evdeki yemeklerin kendisine yetmediğini, üstelik arkadaşlarının da yemeklerini yiyip bitirdiğini fark etmiş o gece. Yürürken dostlarının ektikleri bahçeleri ezdiğini, uyumaya çalışırken filizlenen bir sürü çiçek fidesini harap ettiğini görmüş üzülerek. Ağlamasını bir türlü durduramamış. Evin tüten bacasına bakmış, bakmış, baktıkça içeride birlikte geçirdikleri sıcacık sohbetleri özlemiş. Artık o eve bir daha giremeyeceğini anlamış. Evine sarılmış kocaman kocaman, öpmüş bile yuvarlak değirmenin göz gibi görünen iki oval penceresini. Ve güneşin ilk ışıkları ile yürümeye başlamış. Alacalı bulacalı atı yetişmiş peşinden ama atına orada kalmasını tembih etmiş. Bir çaresi varsa büyümesini durdurmanın öğrenip döneceğini, yoksa da hayatın ona yollar açacağını söylemiş. Yürümüş, yürümüş de yürümüş.


Yaylalar, yaylalara, dik yamaçlar, dik yamaçlara, geçitler geçitlere açılmış. Bulutlar kadar yüksekteki yamaçlarda ve rüzgarlı geçitlerde dolaşmış. Pek yüksek bir dağın epeyce yüksek bir yerine varmış. Fersah fersah öteleri bile oraya vardığı öğlen saatinde ayaklarının altında gibi görünüyormuş. Bulutların bile üstündeymiş. Ve vardığı yerde devasa bir Ladin ağacı varmış. O kadar yüksekte o kadar dev gibi bir ağaç, Ağacın kovuğuna yerleşmiş bir yuvarlak kapı varmış, ahşapları oymalı. Tam 3 kere tıklamış o kapıyı. Tık Tık Tık. Kapı açılmış ardına kadar, içeri kafasını uzatmış. Girmiş. İçerde yukarıara kadar uzanan bir sürü tünek görmüş. Onun dışında her yerde kitaplar varmış. Ağacın içinde bir soba tütüyormuş, sobanın eciş bücüş borusu kıvrıla kıvrıla yükseliyormuş. Yanındaki sallanan sandalyede ise yaşlı mı yaşlı bir baykuş oturuyormuş. Dev Düsdüs’ü buyur etmiş baykuş. Düsdüs oturmuş yere halının üzerine. Düsdüs dev gibi, yaşlı baykuş ise cüce gibi görünüyormuş hakikaten de öyleymiş zaten. Baykus başlamış konuşmaya:

“Hoşgeldin Düsdüs evladım”

“İsmimi nereden biliyorsun Bilge Baykuş?”

“Ben Bilge Baykuş’um herkesin ismini bilirim.” demiş, “Senin kadar büyük insanları da iyi bilirim. Senin gibi büyük insanların yaşadığı ülkeyi de.”

“Benim gibi başka büyük insanlar da mı var Bilge Baykuş?”

“Eh tabi ki, bir büyük sen kendini mi sandın, anlat bakalım buralara kadar neden geldin?”

“Düsdüs de başlamış hikayesini anlatmaya, bilge baykuş dinlemiş, örgüsünü örmüş, sallanmış, gene dinlemiş, gene örgüsünü örmüş. Hikaye bitince bir süre konuşmamış ama bir süre sonra başlamış konuşmaya. Sen evvela kendin gibi insanların ülkesine gitmelisin ki o ülkenin yolu pek çetindir. Şurada bir haritam olacaktı sana vereyim.” demiş. Sallanan sandalyesinden kalkmış uçmuş, yükseklerde bir tüneğe konmuş, buruşuk pençeleri ile bir parşömeni raftan çekelemiş. Sonra o parşömeni pençeleri ile kavrayıp getirip Düsdüs’e vermiş. Bir de küçük şişe vermiş. “Parşömendeki harita sana yolunu gösterir.” demiş. “Küçük şişe ise, büyük insanların ülkesinde tertemiz akan bir çeşmenin suyunu koyman için, ne zaman dostlarını ve eski hayatını özlersin ancak o şişe taşıyabilir o çeşmenin büyülü suyunu, dostlarının yanına gittiğinde içersin.” demiş.

“Ama bilge baykuş, bu şişe çok küçük azıcık su alır” demiş Düsdüs,

“Sana azıcık bir süre küçülmek yeter, uzun uzadıya küçük kalacak değilsin ya!” diye çıkışmış Bilge Baykuş. Düsdüs de bilge baykuş un kendisine ikram ettiği minicik ama bir sürü kurabiyeleri bitirmiş, bir maşrapaya doldurduğu çayı içmiş. Sonra teşekkür ederek çıkmış Bilge Baykuş’un yanından.

Biraz yürüdükten sonra başka bir yüce ladin ağacının altına oturmuş. Elindeki parşömeni açmış. İncelemiş, iyice bakmış. Büyük insanların ülkesi ve şifalı çeşme tam şimdi durduğu yüce dağın kuzey yamacında yer alan daha evvelinde geçilmez diyarlar diye öğrendiği bir yerdeymiş. Rüzgarlı geçiti epeyce cüsseli olmayanlar aşamadığı için o geçide ve sarp coğrafyaya öyle isim verildiğini hatırlamış. Rüzgarlı geçitte eski boyu ve vücudu ile dursa uçar gidermiş ancak şimdi epey ağır hissediyormuş kendisini. Meraklanmış, rüzgarlı geçide varmış. Esen sert rüzgar üşütmüş onu, tam geçide vardığında çok daha şiddetli esmiş, bir de yağmur başlamış yağmaya. İyice ıslanmış sırılsıklam olmuş bizim Düsdüs. Rüzgar onu gizemli vadiye sokmak istemiyor gibiymiş. Geçidin iki yanında yüce dağlar varmış. Arkasında bıraktığı vadi ne kadar yeşil, ışıl ışıl, aydınlık, bereketli ve güzelse önünde duran vadi o kadar hırçın, sisli, gizemli, bulutlu, sarp ve çetin görünüyormuş. Rüzgara doğru iyice eğilmiş, canı öyle acıyormuş ki, rüzgar sanki yanaklarını kanatacak kadar sertçe esiyormuş. Nihayet geçmeyi başarmış.

O geçitten geçip biraz uzaklaşınca fırtına aniden kesilmiş ve sis bulutlarının üzerinden muhteşem bir gökkuşağı doğmuş. Gökyüzü alabildiğine geniş ve bulutluymuş. Burnunu ıslak toprağın rutubet kokusu doldurmuş. Önünde yükselen bir sürü tepecik, dağlar vadiler ovalar ve karlı zirveler onu hayran bırakmış. Sis aralanmış, bazı bulutlar ayaklarının altında bazıları ise üzerindeymiş. Karşı yamaçta otlanan devasa boynuzlu dağ keçileri dikkatini çekmiş. Ormanda koşuşturan ceylanları ve tavşanları görmüş. Ipıslakmış, üşüyormuş. Ormana doğru yürümüş. Hava kararmadan birkaç odun parçası toplamak istemiş ki ateş başında uyuyabilsin ve kurusun. İstediği gibi de yapmış, ormanın kıyısındaki bir mağaranın içine sığınmış. Mağaranın önünde yaktığı ateşle iyice ısınmış, kurumuş, sıcağa değince ferahlamış da. Sonra güzelce uyumuş, ateşin çıtırtılarını dinlerken. Mağaranın içi sımsıcak olmuş, nedense epey süredir, ürkek ve korku dolu olan Düsdüs oracıkta kendisini güvende hissetmiş. Tıpkı yetimhanesinde pofuduk yataklarında kat kat örtülerin altında uyudukları günlerdeki gibi huzurlu ve mutlu hissetmiş. Yüreciği ısınmış.


Ertesi sabah güneşle birlikte uyanmış ve ormandaki patikada yürümeye başlamış. Yürümüş yürümüş, yürürken yanına meraklı pembe bir tavşan yaklaşmış. Bu ülkede tavşanlar da büyükmüş, ağaçlar da, şelaleler de! O nedenle tavşan ona küçücük minicik görünmemiş. Tavsan sormuş nereye gidiyorsun diye, o da haritasından bakmış ve “Kara Bataklık” a doğru gidiyorum diye yanıtlamış. Tavşan demiş ki, kara bataklığı geçmek tam 7 gün sürer. Hem tehlikeli hem de tuzaklıdır. Ben de o tarafa gidiyorum, istersen sana yardım edeyim demiş. Düsdüs nazikçe teşekkür etmiş ama tehlikeli yerden birlikte geçmenin daha tehlikeli olacağını düşündüğünü tavşanın yoluna gitmesi gerektiğini söylemiş. Tavşansa itiraz etmiş, “Birlikte geçelim ben oradan çok geçtim gene de geçerim. Ama sen bensiz geçemezsin!” demiş. Bunun üzerine pembe tavşanla yollarına devam etmişler. Birlikte ormanda ne buldularsa toplamış paylaşmışlar. Ateşin başında birlikte uyumuşlar. Düsdüs ona bütün güzel ve kötü anılarını anlatmış. Tavşan da kendi anılarını ve acılarını anlatmış. Sonra kara bataklığa gelmişler.

Tavşan demiş ki “Kara bataklıkta sadece gece ay ışığında ilerleyebiliriz gündüz olduğunda durmalıyız ve dinlememeliyiz.”

Düsdüs demiş ki, “durmalı ve dinlenmeli miyiz?”

“Hayır!” demiş tavşan: “Durmalı ve dinlememeliyiz.”

Düsdüs bu işe şaşmakla birlikte “Tamam!” demiş. Birlikte gece vakti hiç durmadan ilerlemişler, gündüz olunca durmuşlar. Tavşan dinlememek için kocaman kulaklarını iki taşla kapatmış, uzandığı yerden keyifli keyifli bulutları izlemiş. Bataklık apaydınlık olunca çamurların arasında kurbağalar çıkmış ve gürültü etmeye başlamışlar. Düsdüs kulaklarını kapatmaya çalışmış ama başaramamış. Kurbağaların seslerini az da olsa işitmiş. Kurbağaların Düsdüs dediğini duyunca kulaklarındaki tıkaçları çıkartmış ve dikkatlice dinlemeye başlamış.

Kurbağalar, “Düsdüs, çok güzel çayırları ve sevgili dostlarını bırakıp buralara gelmiş. Artık bir daha da dönemeyecekmiş.” demişler. Düsdüs bunu kurbağaların nereden bildiklerini merak etmiş.Daha çok dinlemeye başlamış. “Düsdüs artık bir daha hiç mutlu olamayacak. Artık sonsuza kadar yalnız ve yapayalnız kalacak.” demiş kurbağalar. Ardından Düsdüs çok duygulanmış. Biraz daha dinlemiş; “Ne kadar da çirkin şu ayaklarına, burnuna, kulaklarına bakın. Onu bu haliyle kimse sevmez.” demişler. Düsdüs bu duyduklarına çok üzülmüş ve ağlamaya başlamış. Öyle çok ağlıyormuş ki gözyaşları sel gibi akıp gidiyormuş. Düsdüs’ün ağladığını görünce tavşan kulaklarındaki taşları çıkartmış, Düsdüs’ü neşelendirmeye çalışmış ağlamamasını söylemiş. O ağladıkça gözyaşları durdukları yeri ıpıslak yapıyormuş ve batmaya başlamışlar. “Tavşan da onu bırakıp gidecek, bu çirkinliğe kim katlanır ki?” demiş kurbağalar. Düsdüs’ün ağlaması daha çok artmış tam o sırada tavşan da Düsdüs de batmaya başlamış ve batarken ürktüğü için tavşan biraz uzağa sıçramış. Kurbağalar “Bak işte Düsdüs’den kaçmaya başladı bile.” demişler. Sonra Düsdüs’ün hıçkırıkları artmış. Susamaz hale gelmiş. Tavşan Düsdüsü sürüklemiş biraz daha ileriye ardından kulaklarını çamurla sıvamış. El işaretleri ile dinlememesi gerektiğini daha 6 günleri olduğunu söylemiş. Düsdüs sakinleşmiş ve ağlaması durmuş. Tavşanın söylediği daha kuru ve güenli yere ilerlemiş ve uyumuş. Gece olunca uyanmış, yürümüş. Gündüz kurbağaların ne dediğini düşünüp telaşlanmış, tavşana bakmış. Tavşan gayet mutlu ve eğleniyor görünüyormuş. Kurbağaların söylediklerini düşünerek üzülen Düsdüs gibi değilmiş hiç hali. Böyle böyle 6 gün geçmiş. Kara bataklığı aştıklarında yorgun ancak huzurlularmış. Tavşan ormandan bir sürü mantar toplayıp getirmiş. Düsdüs’de ateş yakmış. O gece yıldızlar çok güzel görünüyormuş. Bizim iki kafadar kafa kafaya vermiş, uzanmışlar. Günlerdir gündüz uyuyup gece uyanık olduklarından iki arkadaş da hemen uyuyamamış. Kurbağaların söylediklerinden ötürü içinde büyük bir şüphe varmış Düsdüs’ün içinde. Etrafında onun ilgisini çeken, cezbeden güzel coğrafya ona sönük ve tatsız gelmeye başlamış. Tavşanın lezzetle yediği mantarlar ona tad vermemiş. Gökyüzündeki yıldızların bile ışıltısı sönükmüş sanki, yel değirmenini özlemiş. Oradaki mesut hayatını özlemiş. Arkadaşları ile gülüp eğlenmeyi, kasabada şarkı söylemeyi özlemiş. Bu tatsız yemekleri değil de, Yüsyüs’ün bahçesinden topladıkları enfes sebzelerle salatalar yahniler yapmayı özlemiş. Arpaları ile mayaladıkları bozalara tarçın döküp içtikleri günleri özlemiş. Geçidi düşünmüş. Cüssesine bakmış. İçinde bir yerlerde kurbağaların doğruyu söylediğini hissetmiş, artık bir daha hiç mutlu olamayacakmış. Gözlerinden yaşlar akmaya devam etmiş. Ateşe sırtını dönmüş. Tavşan şarkılar söyleyip gökyüzünü izliyormuş, keyfi çok yerindeymiş. Ona yarın gidecekleri yerde gökyüzündeki incecik köprüden geçmeleri gerektiğini anlatıyormuş. O köprüden geçmeleri için her zaman şarkı söylemeleri gerektiğini, yoksa turnaların gözlerini oyma tehlikesi varmış. O nedenle şarkılar yazıyormuş, bildiği şarkıları hatırlamaya çalışıyormuş. Eğlenirken, söylerken uykuya dalmış. Ağır, derin bir uykuya. Düsdüs tavşanı kıskanmış, neşesini, keyfini, umudunu. Düsdüs’un yazgısı mutsuzluk ve acı çekmekmiş. Halbuki onun da neşe ve macera dolu bir hayatmış dilediği. Ancak yazgısı tıpkı kurbağaların söylediği gibi acı ve mutsuzluk olacağına inanıyormuş. Tavşanın bu neşe dolu hali onu kızdırıyormuş bu nedenle. Kendisi de mutlu olmak istiyormuş tıpkı tavşan gibi.


Ertesi sabah erkenden uyanmışlar. Tavşan şarkılar söyleyerek ormandan ona böğürtlenler toplamış. biraz kocayemiş, biraz ahududu, biraz maviyemiş koymuş bir kaba. Ceviz, fındık kırmış onun için. Ufacık bir ateşte kuşburnu çayı kaynatmış ve dökmüş fincanlarına. Sabah minik ama leziz bu kahvaltı ile uyanmak Düsdüs’ün neşesini biraz yerine getirmiş. Karşıda yükselen devasa dağa tırmanmaları gerekiyormuş şimdi. Yola çıkmışlar, yükselmiş, yükselmişler. Devasa dağın eteklerinden başlayıp ormanların arasında kıvrılan patikasında yürümüşler. Tavşan bir sürü çiçekler toplamış, derelerden sular içmiş. Düsdüs’e o dağın efsanelerini ve masallarını anlatmış. Düsdüs bir merak etmiş, bir dalmış hüzünlenmiş. Bir gülmüş bir ağlamış. Ormanın içinde, orman perilerinin yaptığı minik evleri görmüşler, orman hayvanlarını görmüşler. En nihayetinde dağın en dik yamacına gelmişler ve incecik ipten köprüyü görmüşler. İncecik ipten köprünün başlangıcında ve bitişinde bir sürü beyaz yılan varmış ve gökyüzünde turnalar uçuyormuş. Tavşan başlamış neşeli bir şarkı söylemeye, tavşanın sesini duyunca yılanlar incecik ipin üzerine çıkıp dolanmışlar, tavşan da yılanların üzerine basıp köprüyü geçmeye başlamış. Düsdüs de tavşanı takip etmeye başlamış ancak çok korkmuş, köprünün altında bir uçurum varmış. Turnalar da hiç dost görünmüyormuş yılanlarda. Ancak şarkının sesini duyduklarında ahenkle uçuyormuş turnalar uykuda gibi. Yılanlarsa uysal uysal onların basabileceği bir köprü haline getiriyorlarmış. Ancak köprünün orta yerinde tavşanın şarkısı bitmiş. Ve tavşan dönüp Düsdüs’e bakakalmış şaşkın bakışlarla. Benim şarkım bitti, sen başlamısın! demiş endişe ile.Düsdüs bir şarkısının olmadığını o an fark etmiş. Neşeli bir şarkı düşünmüş, neşeli bir şarkı ama bulamamış. Tutturamamış, sonra susmuş. O susunca turnalar saldırmaya başlamışlar ve yılanlar hırçınlaşmışlar. Bizim tavşan birkaç sıçrayışta aşmış ince köprüyü ancak karşı kıyıdan başlamış seslenmeye “Haydi Düsdüs, şarkılar söyle!” diye. Düsdüs tavşana kızmış. Turnalar saldırmaya başladığında canı acımız ve ayaklarının altında hareketlenen yılanlar dengesini bozmuş. Ancak o esnada neşeli değil ama çok acıklı bir şarkı gelmiş aklına. Küçük bir bebekken babasının ona mırıldandığı bir acıklı şarkı. Onu söylemeye başlamış. Umutsuz, acıklı, hüzün ve ayrılık dolu bir şarkı. Ama şarkı şarkıymış işte ve işe yaramış. Düsdüs şarkıyı ağır ve umutsuz bir şekilde söylerken yılanlar da durmuş, turnalar da. Düsdüs yürümüş, o esnada turnaların birinden düşen bir tüyü yakalamış ve saçlarına takmış. Ahenkli adımlarla varmış karşı kıyıya. O saatten sonra tavşandan daha da soğumuş ve uzaklaşmış.


Karşı kıyıya varır varmaz, gözleri gene yaşlı ve dolu olmasına karşın, etrafındaki güzellikleri farketmiş. Gökyüzündeki bulutlar aralanmış ve önlerinde altın gibi parıldayan bir patika belirmiş. Dağın uçurumlu yamaçlarında kıvrılarak yükselen bu patika ilerde şahane bir saraya varıyormuş. Tavşan neşeli neşeli zıplayarak yola koyulmuş bile. Düsdüs tavşanın peşi sıra, şüpheli ama merakla dolu bir şekilde izlemiş tavşanı. Saraya vardıklarında tavşan neşe ile sarayın bahçesindeki çalılara atlamış ve neşeli neşeli el sallamış Düsdüs’e. Düsdüs sarayın merdivenlerinden ilerleyip görkemli salonuna girmiş. Orada bir sürü kendi boyunda insanı bir sofra etrafında yerleşmiş halde görmüş. Sofranın karşısında yuvarlak ve devasa bir pencere varmış ve güneşin ışıkları o pencereden sofraya düşüyormuş, sofradaki herkesin bedeni, güneş ışığı ile yıkanıyor gibi görünüyormuş. İnsanlar Düsdüs’ü gördüklerinde kadehlerini kaldırmış ve onu sofraya davet etmişler. Düsdüs sofraya oturmuş. Leziz yemekleri tatmış, herkesin kendisini tanıtmasını dinlemiş. O da kendisini tanıtmış saray halkına, başına gelenleri anlatmış. O gece saray halkı Düsdüs’ü şefkatle aralarına kabul etmişler ve büyük insanların ülkesinde huzurlu ve uzun bir ömür yaşamalarını istemişler. Ona, şifalı çeşmenin bekçiliği görevini vermişler. Bilge Baykuş’un bahsettiği çeşmeymiş şifalı çeşme. Zaman zaman kururmuş. Kuruması pek tehlikeliymiş çünkü Dünya’nın tüm dereleri, nehirleri ve çayları bu şifalı çeşmenin suyundan kaynak alırmış.


Çeşmenin etrafında kafalarından saç yerine şelaleler çıkan periler bulunurmuş ve bu periler çeşmenin akmasını sağlarlarmış. İşte Düsdüs’ün görevi bu perilere masallar anlatıp, şarkılar söylemekmiş. O söyledikçe periler heyecanlanır, heyecanlanınca da kafalarından şelaleler akarmış çeşmenin kaynak kayalığına. Düsdüs orada o perilere anlatmış da anlatmış, acıklı ve mutsuz, umutsuz bir sürü şarkılar söylemiş. O anlattıkça, söyledikçe Düsdüs’ün acıları ve umutsuzluğu azalmış. Gürül gürül akan çeşmeden kaynaklanan dereler ve nehirlerin aktığı vadilerde bir sürü bolluk ve bereket peydah olmuş. Düsdüs bunu merak ve hayretle izlemiş. İzledikçe keyif ve umut hissetmiş.

Bazı zamanlarda Düsdüs’ün masalları ve şarkıları bitmiş. O zamanlarda işte Düsdüs kendine de dostu pembe tavşana da birer çıkın hazırlamış ve birlikte bir sürü maceralara atılmışlar. Hem büyük insanların yaşadığı yerlerde hem küçük insanların yaşadığı yerlerde gezmişler hikayeler toplarlamışlar. Yel Değirmenine de gitmiş, dostlarını çokça ve bolca ziyaret etmişler. Hatta kimi yılbaşlarını birlikte geçirmişler. Düsdüs’ün ziyaretleri sadece Yüsyüs ve Püspüs’ü değil tüm vadi halkını sevindirmiş.


İşte o günlerden bugünlere, ne zamanki bir yerde devasa bir ayak izinin çevresinde minik tavşan izleri görülür, oralardan Düsdüs ile tavşanının geçtiği bilinirmiş. Binlerce yıldır, birbirlerini sever, birlikte maceralara çıkarlar, bir sürü hikayeler toplarlarmış. İşte tam da bu nedenle derler ki bir derdiniz, bir korkunuz olduğunda onu akan suya anlatın. Düsdüs ile pembe tavşan gezip dolanırkarken muhakkak akan su onlara sizin hikayenizi anlatır. Onlar da hikayenizi alır çeşmedeki perilere anlatır. Periler sizin acınızı ve korkunuzu suya dönüştürür, su ile bolluk ve bereket getirir!


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Zersenil uzaktan çatırdayan evi ve evin etrafında dolaşan at adamları, ellerinde tütsüleri ile cazıları gördüğünde tüyleri ürperdi. Eteğine bulabildiği mantarları toplamıştı. Çocukken de böyle yapmayı

Sararan yapraklar ve kurumaya dönen çalıların arasında bir kadın göründü. Yüzüde pek çok çizgi vardı ve kimsede görülmemiş gür saçlara sahipti. Işık, yaprakların arasından yüzüne vurdukça gözlerini kı

Evvel zamanda pek becerikli bir cadı yaşarmış. Bu cadının aslan gibi bir kedisi ve kurt gibi bir köpeği varmış. Sırtında bir bohçası varmış. Şehirden şehre dolaşır, gittiği şehirlerde bohçasını açar v