top of page

Canavarların Annesi

Minik, minicik ama çok tatlı fazla tontoş bir tavşan varmış eski zamanlarda. Bu tontoş tavşan ortalıkta dolaşır ve küçük çiftçilerin yetiştirdiği tavşanların azıcık bir kısmını çalıp götürürmüş. Çok güzel bir yuvası varmış ve kış yaklaşırken yuvasını iyice konforlu bir hale getirmiş. Oradan oraya zıplayıp yağan karları izliyormuş ve çokça eğleniyormuş. Kış uykusuna yatmaya niyetlenen arkadaşlarını ziyaret etmiş ve onlara güzel uykular dilemiş. Kendi yuvasına doğru ilerlemiş. Ama o anda yuvasında, ortalıkta bir tuhaflık varmış. Garip gelmiş ona. Ama neyin tam olarak tuhaf olduğunu anlamamış. Yuvasına gireceği deliğe bakmış. Ama o delik de ona olağandan çok daha uzun ve garip görünmüş. Ama gene de aklına içeri atlamaktan başka bir seçenek gelmemiş. Çünkü sağına, soluna bakmış ve her yer ona aynı görünmüş. Sonra atlamış deliğe ama pıt diye giriverdiği yer onun evi değilmiş. Biraz çalkalanmış, azıcık dönmüş ve höp diye düşmüş. Düştüğü yer son derece garip, tuhaf bir yermiş. Etrafına bakış bakmış. Görüp gördüğü alevler içinde yakılmış, yıkılmış bir ülkeymiş. Birim tonton tavşan çok korkmuş ve sinmiş. O esnada iki asker tavşanı yakalamışlar kollarından. Bu bizim tavşana tuhaf gelmiş çünkü askerlerle aynı boydaymış bu ülkede. Haliyle askerlerden de güçlüceymiş ama öyle korku içindeymiş ki hiçbir şey yapmamış. Sesini bile çıkartmış.

Askerler onu sürükleye sürükleye yarısı yıkık ama yıkılmazdan evvel epeyce şatafatlı olduğu besbelli olan bir saraya götürmüşler. Saraya geldiklerinde herkesin korku içinde olduğunu görmüş. Ama insanlar ona baktığında yerlere kadar eğilip reverans yapıyorlarmış ve 'Veliaht Prens Tavşan geldi!' diyorlarmış. Hatta bazısı ona kurtarıcımız diyormuş bile.

Tavşanı kocaman bir salona almışlar ve salonda ağlamaktan gözleri şişmiş, saçları darmadağınık olmuş ama pek şatafatlı, aşırı gösterişli bir Kraliçe hasta ve solgun bir suratla uzanıyormuş.

"Ay, yavrucuğum!" demiş. İnler gibi çıkmış sesi.

Tavşan cevap vermemiş de şaşkın şaşkın bakınmış.

"Yakınıma gel." demiş. Sonra iyice bakmış ve konuşmaya devam etmiş.

"Ah yavrucuğum, ne kadar da büyümüşsün." demiş bu sefer.

Tavşan çok çekingen duruyormuş ama dayanamamış.

"Neden bana yavrucuğum diyorsunuz acaba?" diye sormuş. Sonra kendisi de çok şaşırmış çünkü ilk defa bir insanla konuşuyormuş. O esnada askerler onu uyarmışlar ve:

"Şşşş! Kraliçem demelisiniz!" demişler.



"Kraliçem!" diye düzeltmiş sonra bizim tavşancık. Kraliçe çok ama çok üzgün görünüyormuş. Tavşan usulcacık kıvrılmış Kraliçe'nin yanına. Oturmuş ve sormuş:

"Ne oldu anlatın bana." Kraliçe bu şefkatli sesi duyunca sakinleşmiş ve yumuşak bir sesle konuşmaya başlamış.

"Canım yavrum, ben ölüyorum. Bu nedenle seni buraya çağırdık."

"Kraliçem acaba neden bana 'yavrucum' dediniz?"

"Sen benim bir sürü yavrularımdan bir tanesisin ama veliahtımsın. Şimdi ölmekte olduğum için tahtı sana devretmek zamanı." Sonra halsizce bir feryat atmış ve yere düşer gibi yapmış. Ya da gerçekten de yere düşmüş. O zaman onu yerlerde iken askerlerinden birisi tutmuş. Askerin kollarında biraz daha feryat etmiş sonra konuşmaya başlamış.

"Ah, zavallı yavrucum. Gördüğün gibi ülkemiz yıkım içinde. Canavarlar her yerde ve saldırıyorlar. Onların ellerinden kurtulmak mümkün mü? Bilmiyorum. Ama ülkemin her yerine saldırı oldu. Bu saldırılar beni de tam yüreğimden yaraladı. İşte ben ölüyorum." deyip bir feryat daha koparmış. "Senle hiç ilgilenemedim. Hiç büyütemedim seni ah da benim miniminim" demiş. Sonra kık diye ölmüş.


Tavşan zavallı Kraliçe'nin yanında durmuş. Sonra herkesler gelip cenazeyi kaldırmışlar ve son derece acıklı bir bando, hüzünlü bir cenaze müziği çalmış. Bir tavşan deliğine Kraliçe'yi gömmüşler. Herkes başında ağlamış ama tüm bunlar olurken etrafta sağda solda bombalar patlıyor ve sarayın duvarlarından taşlar düşüyor, saray çevresindeki binalar yıkılıyormuş. Kimsenin bu duruma aldırış ettiği yokmuş ama tavşancığın kulakları korkudan epeğik olmuş.


Biraz sonra ağlamalar ve ağıtlar -gayet resmi bir tonda yapılmakta olan- bittiğinde, yaşlıca bir vezir Veliaht Tavşan'ın yanına gelmiş.

"Veliaht Tavşan, birazdan taç gitme töreniniz olacak efendimiz" demiş.

"Hı hı tamam" demiş tavşan da.

"Ancak sizin bilmeniz gereken önemli kurallar var, lütfen benimle gelin" demiş. Arkasından tavşanı onca harabeli sarayın içinde hiç yıkılmamış bir odaya götürmüş. Burası vezirin odasıymış. Çok derli topluymuş ve biraz yerin dibine doğru bir oyuk şeklinde bir odaymış.

"Efendimiz Müstakbel Kralımız!" demiş. "Bu ülkede siz ilk göz ağrımız, yüce rahmetlik Kraliçemiz hazretlerinin ilk yavrusu oyuncak bebeği tavşanımızsınız!" demiş.

"Ama ben oyuncak bebek değilim!" demiş tavşan.

"Evet, öyle şahane ve muhteşemdiniz ve yapılıp yaratılma sürecinizde öyle başka dünyadan tatlı ve kıymetli katılımlar oldu ki Kraliçe çok coşkulu hissetti. Fazla coşkulu hissettiği için ve sizi çok beğendiği için diğer oyuncaklar gibi bir sıraya koymadı. Herkes size hayran olsun diye Dünya'ya sizi bir an evvel gönderdi ve öyle bir büyü gerçekleşti ki siz Dünya'ya çıktığınızda bir anda gerçek bir tavşana dönüştünüz ve muhteşem bir hayat yaşamaya başladınız!"

Tavşan o esnada 'muhteşem hayat'ını düşünmüş. Bahçivanların onu kovaladığı sahneler ve kurtlardan kaçtığı, saklandığı anlar dışında hakikaten muhteşemmiş. Oyuncak olduğundan kendisi bir şüphe etmemiş ama tabi Dünya'dayken şimdi görebildiği dikişleri yokmuş bedenlerinde.

"Peki şimdi ne olacak?" demiş Tavşan Veliaht.

"Kral olacaksınız!" demiş kocaman bir gülümseme ile yaşlıca vezir.

"Peki bu savaş kiminle?" demiş. O esnada yaşlıca vezir bir gözlüğe doğru ilerlemiş. Gözlükten doğru bakmış. Sonra bakması için işaret etmiş Veliaht Prens'e.

Veliaht Prens bakmış ve sinirli canavarlar görmüş ortalıkta. Öyle sinirlilermiş ki, ortalığı yıkıp döküyor, ayaklarını, topuklarını yerlere vurduklarında ateşten gülleler çıkartıyor ve devasa elleri ile bağıra çağıra oraya buraya fırlatıyorlarmış. Manzara kesinlikle çok ürkütücüymüş.

Tavşan endişe ile dönmüş ve bakınmış. "Aman Allahım, ne ürkütücü canavarlar! " diye bağırmış.



"Hakikaten çok ürkütücüler!" demiş. Bunlarla ne yapacaksınız! diye sormuş.

"Ben birşey yapmayacağım müstakbel hükümdarım. Siz yapacaksınız!" demiş yaşlıca vezir.

Tavşan korku ile kaldırmış kulaklarını:

"Ben mi! Ama nasıl!" diye inlemiş. "Ben nasıl yaparım. Ben bir tavşanım, onlarsa bir canavar!" demiş.

"Ah hayır, hayır!" demiş Yaşlıca Tavşan. "Onlar canavar değil!"

"Nasıl olmaz. Şu hallerine bak! Her biri bir cehennem zebanisine benziyor!" demiş Tavşan.

"Müstakbel Tavşan Kralımız. Onlar da tıpkı sizin gibi oyuncak, hatta oyuncak kardeşleriniz sizin!"

"Neden kardeşlerim canavar peki?" diye sormuş Tavşan Müstakbel Kral.

"Ah Kralımız, bu çok ama çok hazin bir hikaye." demiş. "Bizim muhteşemler, şahanelerya Bal Kraliçemiz bu dünyada pek çok sevdikleri ile birlikteydi. İlham, neşe ve mutluluk içerisinde yaşıyor ve oyuncakları ürettikçe üretiyordu. Öyle çok güzel günlerdi o günler" Ve böyle söyledikten sonra uzak hülyalara dalmış ve bakınıp durmuş. Tavşan saygıyla bakınıp eski günlerde dolaşan zihninde kalmasına izin vermiş Yaşlıca vezirin ama çok uzun bir zaman geçince:

"Eee sonra, sonra ne oldu!"

"Sonra Kraliçeryamızın can dostları ona ihanet ettiler, onun altınlarını ve ballarını çalıp kaçtılar!" demiş Yaşlıca Vezir.

"Ballarını mı çalıp kaçtılar?" demiş Müstakbel Tavşan.

"Evet, ilhamlı ballar. İnsan yiyince çok kuvvetlenir, vücudu ışıldar ve kalbi çarpar. Aklına binbir düşünceler gelir ve her düşünceleri yapacak güçler ortaya çıkar." demiş.

"Eee?"

"Eeesi?" demiş bizim Yaşlıca Vezir. "Kraliçerya çok sinirlendi ve yıkıldı! Belli ki sen Dünya'ya gittindi diye haberin olmamış bundan, hissetmemişsin. Ama buradaki tüm oyuncaklar, Kraliçe'nin muhteşem yaratıları yavaş yavaş Kraliçe'nin öfkesinden etkilendi. Kraliçe günden güne dehşetengiz oyuncaklar üretmeye başladı. Ona artık oyuncak yapmayın demek zorunda kaldık." diyip duraklamış. "Çık, çık, çık, çık" demiş sonra içinden. "Çok üzücüydü kesinlikle, çok üzücüydü!" demiş sonra içinden.

"Ve sonra, tüm oyuncaklar gittikçe canavarlaştı. Kraliçe bir şeyler üretirken sanki bir asker ordusu üretirmiş gibi korkutucu canavarlar üretiyordu ama her biri hizada duruyordu. Ama sonra Kraliçe sözümüzü dinleyip üretmeyi durdurdu. Başta sevindik buna ama sonra canavarlar gittikçe korkunçlaştı ve kesinlikle söz dinlemez bir hale geldiler. Ah, bu şehir çok güzeldi. Sarayımız çok güzeldi ve kalabalıktı, bereketliydi ortalık. Ama yıktılar her yerimizi, yıktılar."

"Peki neden?"

Bilmem der gibi dudaklarını buruşturmuş yaşlıca vezir. Sonra borozonlar öttürülmüş. O zaman yaşlıca vezir Müstakbel Tavşanı çekiştirmiş ve sarayın en az yıkık olan yerlerine götürmüş.



Ve çok hızlıca kutlamalarla şenlemelerle pıt diye müstakbel tavşan, Tavşan olmuş. Ve ardından pıt diye tören bitmiş. Herkes kaçarken telaşla bağrışmış: "Kralımız bizi kurtarrr" demişler bitmiş.


Tavşan Kral kendisini çok yorgun ve bisbitkin hissediyormuş. Felaket ağrıyormuş kafası. Yaşlıca vezir bakmış bakmış, ardından:

"Gelin Kralım. Buyrun sizi odanıza götüreyim!" demiş. Tavşan Kral'ı odasına götürmüş.

Tavşan Kral tüm gece çok ama çok ürkütücü rüyalar görmüş. Gece uykusu onun için hiç dinlendirici olmamış. Daha da yorucu olmuş. Canavarlar onu kovalamış, o kaçmış, her yer yıkılmış ve gökyüzünde korkunç bir delik açılmış. Sabah nefes nefese uyanmış.


Uyandığında onu kahvaltıya hazırlamak için gelen hizmetçi şok içinde bakıyormuş:

"Kralımız hazretleri, rüya tabircisine götürmeli sizi. Öyle kötü, öyle kötü rüyalar, hep bağırdınız, inlediniz!" demiş. Sonra onu çekik sürükleyerek Falcı'ya gitmesi gerektiğini herkese söyleyerek apar topar bir tahtirevana atmış. Tahtirevanı çok hıphızlı taşımışlar ve bir kaya oyuğunun önüne gelmişler. Sonra çekiştirerek Tavşan Kral'ı alıp oyuğa sokmuşlar. Oyuğun içinde ilerlemişler, ilerlemişler. Sonunda da loş bir ışık çıkmış ortaya. O loş ışığın etrafındaki oda yavaş yavaş görünür hale gelmiş. Ve karanlıkta oturan yaşlı ve karalar giymiş bir kadın görmüşler. Kadının gözlerinin sadece akları varmış.

"Hadi, rüyanı anlat. Rüyalar Cadısını fazla rahatsız edemeyiz!" demiş Hizmetçi.

Tavşan önce kekelemiş ama sonra hızlıca rüyasını anlatmış. Rüya cadısına bakmak da çok zormuş doğrusu, gözlerinin sadece beyaz kısmı olan biriyle konuşmak çok tuhafmış.

Rüyalar cadısı elini kaldırmış ve susturmuş Tavşan Kral'ı. Sonra yaklaş anlamına gelen bir parmak işareti yapmış.

"Kraliçemiz rahmetlik, canavarlarına- öfkesine izin vermedi ki gitsin ve cezalasın suçluları. Onları zaptetmek için elinden geleni yaptı ve bunun neticesinde canını yitirdi. Sen aynısını yapamazsın. Canavarları salmalısın. Göklerdeki oyuğu açmalısın!" demiş. Ve ardından bir kese vermiş Tavşan Kral'a. Ardından Tavşan Kral'ı çekiştire çekiştire hıphızla tahtirevana geri koymuşlar ve hıphızla saraya geri götürüp vezirin odasına atmışlar.

Tavşan Kral olan biteni vezire anlatmış. Ama vezir çok endişeli bakmış.

"Nasıl olur. Asla ama asla olamaz. Kraliçemizin vasiyeti var. Onları çok seviyor, başka bir yol bulmalı."

"Nasıl bir yol bulacağız ki?" Ama yaşlıca vezir kocaman gülümsemiş ve vezir odasından çıkmış. Çıktığı anda bam güm diye bir ses gelmiş ve fırlatılan ateş güllelerinden biri yaşlıca vezire değmiş. Yaşlıca vezir kocaman gülümseyerek bir anda küle dönüşmüş. Kral Tavşan hiç böyle bir şey görmemiş. O ana kadar hiç bu kadar huzurla gülümseyen birini de görmemiş. Ama şimdi tamamen yapayalnız kaldığını düşünüyormuş.


Önce askerleri çağırmış yanına ve korka korka canavarların karşısına çıkmış. İyice titir titir titremiş ayakları ve birbirleri ile el ele tutuşa tutuşa çıkmışlar canavaların karşısına. Seslenmiş:

"Ben Kral'ınız Tavşan. Oyuncakların ilki ve Kraliçe'nin ilk yaratısıyım. Kraliçe'mizin vefatı ile -" derken o esnada canavarlar iyice sinirlenip ortalığa saldırmaya başlamışlar. Asla durmamışlar ve ortalığı iyice birbirine katmışlar.


Sonunda Tavşan Kral iyice korkudan titremiş ve askerlerle bilikte koşarak saraya sığınıp saklanmış. Düşünmüş, düşünmüş Tavşan Kral ama hiçbir yol bulamamış. Ne yapmalı demiş ama bir türlü yanıt bulamamış. Günleri saklanarak ve kaçarak geçmiş. Artık saray ahalisi de iyiden iyiye telaşlıymış. Sakalabilecekleri çok az yer kaldığından kalan saray halkının çoğu da vedalaşıp gitmiş.


Bir kocaman kayanın arkasında artık uykusuzluktan, huzursuzluktan ve korkudan gözleri kan çanağına dönmüş ve iyice bükülüp C şeklini almış olan Tavşan KRal'ın yanına hizmetçisi gelmiş.


"Kralım, elveda ben de gidiyorum. Neredeyse şatomuzda taş üzerinde taş kalmadı."

Tavşan Kralhuzursuzca bakmış. Denecek bir şey yokmuş ki ne söylesin. Tek istediği evine gitmekmiş.


"Size Rüya Cadısının verdiği külleri ne zaman kullanacaksınız?"

"Nasıl kullanıldığını bilmiyorum."

"Küller nasıl kullanılır ki?"

"Ben hiç kül kullanıldığını görmedim bir yerde" demiş. Sonra hizmetçi gitmiş. Tavşan KRal'ın saklandığı son kayaya da ateş küllesi isabet edince Tavşan KRal kalkıp iyice sıskalaşmış bacakları ile kaçmaya başlamış. Kaçmış, kaçmış iyice. O kaçarken peşinden canavarlar geliyormuş ve homur homurdanıyorlarmış.

Tavşan Kral nefes nefese kaçmış. O esnada arkasındaki uğultu içinde bir ritim, bir ses fark etmiş. "Kralımız" diyorlarmış. Ve onlarla koşarken Tavşan Kral vücüduna birşey olduğunu hissetmiş. Pençelerinin çıktığını, kasalarının belirginleştiğini, dişlerinin sivrildiğini ve salyalarının aktığını hissetmiş. Sonunda dönüp tıpkı canavarların homurtusu gibi kendisinin de homur homur konuştuğunu fark etmiş.

Kemiklerine kadar her yerinde asla uslanmaz bir öfke hissediyormuş. Öyle kızgınmış ki, her yeri parçalamak istiyormuş. O zaman kuduz bir köpek gibi ulumuş ve hırlamış. Diğer canavarlar da aynısını yapmışlar. Artık Kraliçe'nin tüm yaratıları, her biri öfkeden başka birşey değilmiş. Her biri canavarmış.

Sonunda boynundaki rüya kesesini çıkartmış ve parçalamış öfke ile. Diğer elbiselerini de parçalamış. Rüzgarla birlikte uçuşmuş küller ve gökyüzünde devasa bir kara delik oluşmuş. Uluyan tüm canavarlarla birlikte Tavşan Kral da göğe çekilmiş ve bas bas bağırırken Kara Delik'te kaybolmuş.

Sonra kendilerini Dünya'da bulmuşlar. İleride şatolar görünüyormuş. Ve bu sefer her biri dev gibiymiş Dünya'da. Kuduz, dev canavarlar. Ortalığı yıkmışlar, yakmışlar, şatolara zarar vermişler ve şatoları mahvetmişler.

Ortalığı kırıp yağmalarken şatodan korkarak çıkan insanlar olmuş ve Tavşan Kral şatoyu kıra kıra içeri girmiş. Tahtta oturan kişiyi tanımış. Nasıl tanıdığını bilememiş ama öfkesi ona karşıymış. Kocaman pençeleri ile kırdığı taşları fırlatmış ve yaralarım o Kral'ı. Sonra fırlatmaya devam ede ede etmiş ve az ilerde parıldayan bal kavanozlarını görmüş. Yaka yıka kavanozlara doğru ilerlemiş ama ortalığı yıktıkça yıktıkça öfkeleri azalmış iyice ve canavarlar küçülmeye başlamışlar. Nihayet Kraliçe'nin kayıp bal kavanozlarından kalanları ve altınları almışlar birer birer ve o anda artık her biri tatlış oyuncaklara dönüşmüş. Ve bup bup diye ortalıktan kaybolmuışlar.

Kendilerini yakıp yıktıkları kendi ülkelerinde bulmuşlar. Her biri tatlış ve tontoş, birbirinden güzel oyuncaklarmış ve tüy gibi hafiflermiş. Karşılarında Rüya Cadısı varmış ama bu sefer gözleri görünüyormuş:

"Oyuncaklarımız, hoşgeldiniz ülkenize. Öfkemizi saldık ve öçlerimizi aldık. Kötüleri cezalandırdık ve hakkımızı geri aldık. Şimdi yıkılan krallığımızı tekrar kurmak vakti. Hepimiz, beraberce inşaa edeceğiz gene!" demiş. Bütün oyuncaklar sevinçle alkışlamışlar ve şarkılar söyleyerek yıkık şatoya yürümüşler. Onlar yürürken seslerini duyan kayıp halk da gelmiş. Ve birlikte o ilk gece yıkık şatonun çatısız salonunda uyumuşlar. Sonra bir daha asla o şato çatısız bir gün görmemiş ve hep birlikte yeniden inşaa ettikleri o ülke muhteşem güzelliği ile dillere destan olmuş.



Son Yazılar

Hepsini Gör

Kral Baba'nın Kral Kızı

Evvel zamanda ve buralardan çok ama çok uzaklarda bir Kral ve Kraliçe yaşarmış. Kral çok ama çok güçlüymüş. Krallığının sınırları çok uzaklardaymış ve Kral, dünyanın en büyük ve güçlü ülkelerinden bir

Kabus

Günler karlı ve sakin geçti. Alahçın Nene'nin gidişinden beri Çatırdayan ev böyle huzurlu hissettirmemişti Aylensis'i. Uzun uzun konuştular. Herkes neler yaptığını anlattı. Koca Adam en çok Ayşe'sini

Çatırdayan Evin İçinde

Peyma ve Zersenil eve, Haluk'un yanına döndüler. Aylensis ve Atasagun da evdeydi. Tuhaf bir sakinlik vardı herkesin üzerinde. Şömine yanıyordu ve karlar yağmaya başlamıştı dışarıda. Zersenil de hiç ko

Comentarios


bottom of page