Beyaz ve turuncu leylek ile insanı

Leylekler sürü hayvanıdırlar. Diğer leyleklerle birlikte uçarlar. Bizim hikayemiz de birlikte uçan, birbirlerine güvenen bir leylek sürüsü hakkında. Bu leylek sürüsünün içinde mutlu mesut yaşayan bir leylekçik hakkında.


Leylek o zamana kadar hep sürüsü ile mutlu ve mesut bir şekilde dünyayı dolaşırmış. Bir ucundan diğer ucuna dünyayı gezmeyi çok severmiş. Uçarken büyük bir V şeklini alırlarmış sürüsü ile böylece kendi başına gidemeyeceği mesafeleri aşabilirlermiş çünkü rüzgarı birlikte yarıyorlarmış. Birbirlerine güveniyorlarmış.


Günlerden bir gün büyük okyanusun en derin kısımlarının üzerinde uçuyorlarmış. Orada uçmayı leylekçik çok seviyormuş. O gün devasa dalgalar varmış. Balinalar dalgaların arasından göğe doğru sıçrıyor ve alınlarından su fışkırtıyorlarmış. Rüzgar son derece şiddetliymiş. Leylekçik gözlerini zor açık tutuyor ama dikkatle de bu görkemli manzarayı izlemeye çalışıyormuş. Çok zormuş doğrusu bu havada uçmak. Sürüsüne çok güveniyormuş. Onlarla olmak çok kolaylaştırıyormuş uçmayı. Derken kocaman benekli bir balina tam leylekçiğin altında sudan fırlamış, leyleğe doğru yükselmiş. Leylek şaşırmış, balinanın devasa cüssesinde korkmuş, bu karmaşaya biraz da hayran olmuş derken dengesini yitirmiş ve o zamana kadar başına hiç gelmeyen bir şey olmuş. Balina dalgalı suyun içerisine doğru dengesini yitirerek düşmüş. Sonra hemen toparlanmış ancak kanatları düşüşte çok acımış ve fırtınada havalanmak çok zormuş. Leylekçik başarmış gene de. Kanatları acımasına rağmen uçmuş, uçmuş ve yükselmiş göklere, hızla kanat çırpmış, hızla. Çok acıtmış kanatlarını bu. Sürüsü çoktan uzaklaşmışlar bile. Onlara yetişmeye boşuna çabalayıp durmuş. İleride dalgaların arasında bir yeşil minik ada görmüş ve oraya konmuş. Çok yaşlı bir ağaçta terkedilmiş bir yuvaya. Konmuş ve hemen uyumuş. O kadar çok yorgunmuş çünkü.


Uyandığında fırtına bitmiş ama leyleğin yüreği fırtınalı bir hava gibiymiş. Hayatında hiç böyle yapayalnız kalmamış. Yalnızlık sanki kemiklerini acıtacak kadar büyük bir acı gibi gelmiş leyleğe. Uyandığında her yeri ağrı içindeymiş. Bir sürü de yaraları varmış ve kendisini çok aç hissediyormuş. Uçmuş, karnını sahildeki güzel balıklarla doyurmuş ve masmavi parıldayan göklere, mavi yeşil kıyıya çarpan denize bakmış. Denizden yansıyan sular leyleğin bedenini ısıtmış. Leylek uzaklara bakmış bakmış ve ağlamış. Günler böyle geçmiş işte. Uzaklara bakarak ve ağlayarak. Leyleğin her gözyaşı düştüğünde siyah renkli tüyleri bir bir beyazlıyormuş. Böylece git gide daha beyaz bir leyleğe dönüşüyormuş. En sonunda tüm tüyleri beyazlamış, sonraki gözyaşları ise bazı tüylerinin ucunda turuncu ışıltılara neden olmuş. Nihayetinde artık beyaz ve turuncu bir leylekmiş bizim leylekçik.


Belki başka bir leylek görürüm diye düşünerek adayı çevreleyen tüm kumsalı gezmiş beyaz turuncu leylek. Başka bir leylek görmemiş. Bir sürü başka kuş görmüş, maymun görmüş, kaplumbağa görmüş. Daha önce görmediği türlü hayvan görmüş. Yürümüş yürümüş dolaşmış, gezmiş. Birgün sabah karnını balıklarla güzelce doyurduktan sonra güneşin erken ışıklarının tadını çıkartırken oldukça keskin bir koku duymuş. Dönüp baktığında tıpkı kendisi gibi bembeyaz saçları olan ve saçlarının uçlarında turuncu ışıltılar olan bir insan görmüş. Leyleğin bildiği kadarı ile insanlar da sürü hayvanıymış ama bu insandan başka adada hiç insan yokmuş. İnsan bembeyaz kumların hemen üzerinde güzel bir ahşap kulübe de yaşıyormuş. Bu kulübenin denize bakan tarafındaki açıklık beyaz tül perdelerle kaplıymış ve o sabah uçuşan tüllerin arasında beyaz saçlı insan ona bir peri gibi görünmüş. İnsanın yanına kadar gitmeye cesaret etmemiş ama ürkmemiş de ondan. Elinde kahvesi insan kumsala kadar yürümüş, kocaman yudumlar alırken tıpkı leylek gibi, insan da mavilere bakıp durmuş. Leylek insanın bakışlarında da tıpkı kendisinde olduğu gibi derin bir keder görmüş ve yalnızlığını hissetmiş. Böylece o sabah ve sonraki sabahlar leylek ve insan, birlikte zaman geçirmişler. Biri kahve içerken diğeri yediği balıkları sindirmiş.


Günler günleri kovalamış ve bahar iyiden iyiye geldiğini hissettirmiş. Leyleğin için kıpır kıpır olmuş, belli ki insanın da içi kıpır kıpırmış ki sabahları belli belirsiz bir şarkı mırıldanıyormuş. “Gitmek gerek, gitmek gerek. Yaram çok, cesaretim yok. Böyle yalnız ve yapayalnız yelken şişiremem.” Leylek de başka sabahlar başka şarkılar mırıldanmış, “Uçmam gerek, uçmam gerek, sürüm olmadan ve yapalnız nasıl uçarım ama uçmam gerek, gitmem gerek.” Leylek, göç vakti gelince bunu tüm bedeninde hissedermiş ve vakit gelince en doğrusu göçmek olurmuş. Ancak sürüsü olmadan bir leyleğin göç etmesi çok zormuş. Günlerce gökyüzünü beyhude izlemiş durmuş bir sürü görür de peşlerine takılırım diye. İnsanı izledikçe ve dinledikçe anlamış ki insan da böyle vaktin geldiğini hissediyor tüm bedeninde ama sürüsü olmadan o da çıkamıyormuş yola. Hakikaten tam da böyleymiş durum. Sürüsü olmayan leylek bir sabah insanın teknesini hazırladığını görmüş ve anlamış ki cesaretini toplamış ve bir süre sonra insan ürkek ama umutlu bir gülümseme ile açılmış mavi sulara. Leylek çok korkmuş. İnsan gidince yalnızlığını gebe kemiklerine kadar inen bir acı gibi hissetmiş. Ve ona birazcık eşlik etmek istemiş. Havalanmış Havalanınca insanın teknesinin denizde çizdiği V’yi görmüş. Tıpkı sürüde yaptıkları gibi. Tekne ortada ve sular V şeklinde ayrılıyor. O V’nin sağ kenarının en tepesinde uçmuş bir süre. İnsanı izlemiş. Onun saçlarına vuran ışığın turuncu ışıltısını izlemiş. Sabah kahvesinin kokusunu özlediğinde gitmiş tekneye konmuş. İnsan onu görünce çok sevinmiş. Birlikte gene ufku izlemişler. Sonra biri dümene geçmiş diğeri göklere ve seyahatlerine devam etmiş. Leylek uçabiliyormuş ve insanın varlığı ona güven veriyormuş.


Bir gün aniden bir fırtına kopmuş gene. Fırtınanın başlangıcındaki felaket gökgürültüsünde gene devasa bir balina sıçramış göğe doğru. Bu sefer hiç yarası dengesizliği yokmuş leyleğin ama çok korkmuş ve uçamamış dahaca. Hemen insanın teknesine inmiş ve sığınmış güverteye. İnsan dalgalarla mücadele ediyormuş. İyi de mücadele ediyormuş. Dümeni kuvvetlice bir o tarafa bir diğer tarafa kırıp duruyormuş. Ancak aniden son derece büyük bir dalga gelmiş ve öyle kuvvetliymiş ki insan dümeni bir türlü zaptedememiş. Tüm gücünü kullanmış ama dümeni aksi tarafa çeviremiyormuş. Kocaman bir haykırış koyvermiş o zaman. Leylek uçmaya korkuyormuş ama insana yardım etmek için olanca gücüyle asılmış dümene. Leylek de şaşmış, kol kuvveti gibi olmaz sanmış ama çenesi ile öyle bir itmiş ki dümeni çevirebilmişler ve dalganın tekneyi ikiye bölmesine engel olabilmişler. Böylece o sert fırtınayı atlatmışlar. Ertesi gün çok berrakmış hava. İki yorgun arkadaş süzmüşler birbirlerini. Kahvaltılarını paylaşmışlar. Ve aralarındaki bağı hissetmişler. Sürü olmak, bağlanmak ve güvenmek sıcacık bir hismiş. Bunu hatırlamışlar ve yürekleri umutla dolmuş. O günden sonra denizci insan ve leyleği, okyanusları ve karayı birlikte biri havada diğeri kah suda kah yerde gezip durmuşlar. Çünkü gezmek, göçmek zamanı geldiğinde gitmek gerekirmiş ve sürüsüne güvenince, bağlanınca en zor fırtınalar bile geçermiş.