Alkarısı ve hikayeleri

Fatma kahvaltı için birkaç kere seslenince cam kırıklarını örtülerin içinde bırakarak kahvaltıya çıktılar. Kahvaltı sofrasına geldiklerinde tıtış tıtış saçları ve garip bir benekli pijaması ile Kara Congales'i gördüler. Alkarısı isminin hakkını hiç vermeyen bir şekilde kenarda soluk bir halde oturuyordu. Sanki saçlarındaki kırmızı eşarbın rengi bile solmuştu şu iki günde. Anlaşılan hala üşüyordu, üzerinde kalın bir yün palto vardı. İdil ve Nergis olabilecek en uzak yerlere oturdular. Fatma herkesin çayını koydu. Ortada fırından yeni çıkardığı dumanı üzerinde ekşi mayalı ekmeği olmasına rağmen tost ekmeğinde kızarttığı ve üzerine sucuk koyduğu ekmekleri herkesin tabağına kabuklarını soyduğu yumurtalarla koydu. Sabahları Fatma'nın sofraları çemen ve sarımsak kokardı. Bu karda muhtemelen seradaki son biberleri de kızartıp ortaya koymuştu. İdil iştahlı hissetti kendisini. O, üzüldüğünde iştahı açılanlardandı. Ekmeğini ısırdı. Ağzındaki tat, burnundaki koku onu alıp çocukluğuna götürdü. O esnada dalgın bakışları Nergis'e doğru bakmıyordu ama Nergis'i gördü karşısında. Onun o şirin, her zaman suçlu ve yaramaz halini gördü. Sanki iki kardeş duygu olarak doğmuşlardı. Neşe, yaramazlık ve keyif her zaman Nergis'in hakkıydı. Kendisine melankoli, sorumluluk ve şefkat kalmıştı. Belki bu nedenle biraz kıskançlık biraz öfke hissediyordu.


Kara Congales sofradakilerin içinde en iştahla yemek yiyendi. Yemeği bittiğinde Fatma'dan bir türk kahvesi istedi. Dünküne göre daha dinç ve dik görünüyordu. Sonra Nergis'e döndü ve gülümsedi.

"Ailenin Kara Kam'ı sen misin?"

Nergis şaşkın şaşkın bakmaya devam etti. Sonra "Hayır Kara Congales." diye yanıtladı. O zaman congales bakışlarını İdil'e çevirdi. İdil'in üzerinde kara kışın ortasında bembeyaz kıyafetler olmasına şaşarak "Sen misin o zaman?" diye sordu. İdil "Bilmiyorum." dedi. Alkarısı çok kısık bir sesle, "Kara Kam'ın kim olduğunu bilmiyoruz." diye ekledi. Kara Congales "Bir an evvel öğrenin o halde. Lanet salınalı beri insanların şerri, benim güttüğüm yaratıkların şerrinden büyük. Kara Kam'ın kapıları tutması gerek." dedi. Sonra kahvesini bir yudumda bitirip kalktı sofradan. Dışarıda yağmakta olan tipiye aldırış etmeden çıktı dışarı, çıkarken yüzünde deli bir gülümseme vardı.


Sofradaki herkes Alkarısı'na döndü ve Kam'ın ne olduğu ile ilgili sorular sormaya başladı. Fatma öyle meraklıydı ki her zamanki gibi hızlı hızlı sofrayı toplamaya uğraşmadı. Yeni uyanmış bebeğini de Alkarısından saklamaya çalışmadı bu sefer. Kucağına yatırdı, ayaklarını dizlerinin altına alıp sallana sallana Alkarısı'nı dinlemeye koyuldu.


Alkarısı çok bitkin olmasına rağmen, Fatma'nın kahvaltı sonunda demleyip de masaya getirdiği bakır demlikteki çaydanlığa uzandı ve kendisine demli bir çay doldurdu. Sonra sessizce konuşmaya başladı.


"Kara Congales`in her sene uyandığı söylenir. Halbuki hiç de öyle değildir. ortalıkta bir felaket varsa, geceler tehlikelendiyse uyanır. Bu sene beni ürküten bir felaket var. Geceleri uyuyanlar uyandı. Uyananlar kimlerin kulaklarına neler fısıldıyorlar. İnsanların şerri arttı. Tehlikeli günler geliyor." dedi. Masadaki herkesin tadı kaçmış gibiydi. O esnada içeri Ahmet girdi, elleri kanlıydı, gizlemeye çalıştı. İdil masadan kalkıp Ahmet'in yanına koştu, diğerleri pek aldırış etmediler. Ahırdaki hayvanlardan biri doğurmak üzereydi. Selahattin ortaya Congales'in tekrar gelip gelmeyeceğini sordu ama kimse yanıtlamadı. Muhtemelen o da Çarşamba karısı gibi ne zaman geleceği, ne zaman gideceği belli olmayanlardan olacaktı.


"Ne oldu? Doğum mu?" diye sordu İdil.

"Yok değil. Sabah bir sesle uyandım, ormana doğru yürüdüm. Kan ve kardaki ayak izlerini görünce meraklandım. Yanıma tüfeği alıp çıktım. Kimseyi bulamadım ama yaralı bir hayvan vardı. Kim ne diye yapıyor bu işi anlamadım. Avcılar desem, avı bırakıp neden kaçsın. Ahıra taşıdım hayvanı."


İdil ahıra girdiğinde yaralı bir karaca buldu. Öyle cılızdı ki minik bir yavru gibi görünüyordu. Beneklerini saydı, dişlerine baktı İdil, yavru değildi. Yarayı temizledi, pansuman ve alet çantasını istedi. Ahmet temiz bir örtü üzerine yatırmıştı hayvanı. İdil birkaç dikiş attı, ölümcül değildi yara. Bu hayvanın burada olması ona iyi gelecekti. Bu kış böyle güçlenememiş hayvanlar için tehlikeliydi. Ahırda sıcak kalır, iyi beslenir diye düşündü. Hayvan öyle tatlıydı, kara gözleri güzel bakıyordu ki İdil yüreğinin ılıdığını hissetti. Burada olduğu için şükran hissetti.


"Kim yapıyor bu işi bulmak lazım. Başka bir şey gördün mü, işittin mi?" diye sordu İdil Ahmet'e. Ahmet kafasını salladı. Kim yapıyordu böyle bir işi İdil'in aklı almıyordu. Ormana doğru yürüdü, düşündü, aklına bir yol gelmesini umdu. Ahmet'e nerede bulduğunu sordu. Birlikte ormanın derinliklerine doğru at sürdüler, karda at da zor ilerliyordu. Kar her şeyi örtüyordu. Ancak bir ağacın üzerine takılmış bir siyah kumaş buldular. İdil aldı onu, üzerinde kan vardı.


"Hanımım, hava kararacak." dedi Ahmet. Üşümüş ve endişeli görünüyordu. İdil, Ahmet'in bugünlerde karanlıkta dışarıda olmaktan korktuğunu hatırladı. Çok üşümüştü ikisi de. Konak'a döndüler.


Döndüklerinde kadınların şöminenin karşısında oturduklarını gördü. Alkarısı birieyler anlatıyordu. Üzerindekileri çıkarttı, mutfaktan kendisine bir kupa çorba doldurdu, yün battaniyelere sarıldı ve onları dinlemeye koyuldu.


"Yüz sene kadar öncesiydi. Senin anne tarafından Güliz, artık neyin peşinseyse, yasaklı parşömenleri indirmiş. Onları bu konağa kaçırmıştı. Şimdi de mahzenlerde duruyorlardır." İdil bölmeyi düşündü, vazgeçti sonra. Evi restore ederlerken her yere bakmışlardı-parşömen gördüğünü hatırlamıyordu. "Bir gece, karşıda çok eski bir mezar var, orada gördüm onu. Ekim ayıydı, yapraklar yağmurlar gibi düşüyordu ağaçların tepesinden. Ayışığında yaptıklarını izledim. Ne büyüsü yaptığını bilmiyorum, hiç öğrenemedim. Ama mezarlıkların birinden bir gölge yükseldi. Güliz gölgeyi görünce, çok sevindi sanki. Ona doğru koştu, ağladı, bağırdı. Ne söylediğini anlamamıştım. Gölge çok öfkeli görünüyordu. Kollarını kaldırdı, kıpkırmızı gözleri ile etrafa bakında. Sonra ayaklarını yere değdirdiğinde bir anda ellerinde bir davul ile tokmak belirdi. Güliz hala bağırıyordu gölgeye. Gölge ona bakıyor ama cevap vermiyordu. Sonra ağzını açtığında çığlık sesine benzeyen sesler çıktı. Davula vurmaya başladı. O davula vurdukça yer sallandı. Sanki dağlardan kayalardan bir şeyler kopup düşüyordu. Ayaklarımın arasından taşlar yuvarlandı. Mezar taşları koptu yerlerinden. Sonra taştan devler geldiler ortaya yürüdükleri yerleri talan ettiler. O zaman yıkıldı bu konak. O günden sonra bu civarda köyler boşaldı. Evlerin çoğusu terkedildi. Güliz'i görmedim bir daha. O akşam Kara Congales uyanmıştı bir de."


Devlere ne oldu sonra, gölgeye ne oldu?" diye sordu Nergis.

"Alahçın ve bir sürü orman kadını gölgenin ruhunu bir cama hapsettiler. Kristal cam sadece Güliz'in soyundan bir kan tarafından açılabilir. Kimse kıramaz serbest bırakamaz. Kara congales tekrar uyandı ve geldi, tedirginim. " dedi.

Nergis İdil'e baktı. İdil'in tüyleri diken diken oldu. Ama bu kadar hasta görünen Alkarısı'na birşey anlatmadı iki kadın da.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Ertesi sabah salonda bir sürü tüylerin arasında uyandı anne. Kollarının arasında kızlarının da olduğunu sörünce sevindi. Perilayn gözlerini açtı ve şşş" dedi. "Sessiz ol biraz daha uyusunlar" dedi. So

O gün çok uzun bir gün olmuştu. Şeker de çocuklarla birlikte uyuduğunda salona indi Anne. Perilayn ona portakallı çay yaptığını söyledi. Tezgah darmadağınıktı ama ortalıkta tatlı limon kokusu vardı. O

Karlar lapa lapa yağıyordu. O sene o kadar çok kar yağdı ki, kasabanın dışarısı ile ilişkisi iyiden iyiye kesildi. Kırmızı saçlı adamın o kış, geldiği yere dönmesini beklemek artık biraz saçmaydı. Bah