Çarıklı Prenses

Kocaman bir ülke varmış ve her adasında, yarım adasında, dağında, köyünde, ormanında güzel güzel şatolarda yaşayan bir sürü güzeller güzeli prensesler varmış. Ama her biri diğerinden daha başka ve çok daha fazla güzelmiş. Şatoları da kendileri gibi güzelmiş. Bir de bizim çarıklı prenses varmış. O da güzelmiş diğerleri kadar ama hep çarık giydiğinden onun güzelliği sanki daha bir azmış ya da komikmiş. Yakışıksızmış. En azından bizim prenses öyle sanırmış. Güzelliğinden iddialı değilmiş ama aklıyla övünürmüş, sevdiklerine olan düşkünlüğüyle övünürmüş sonra çok güzel sesi varmış, o çaldığında rüzgar bile eşlik edermiş. Güzün yapraklar onun sesi ile ritmi ile dökülürlermiş de misal baharda tomurcuklar açmak için onun topuklarının sesini, sonra parmaklarının defe vuruşunu ne bileyim sesini rüzgarın taşımasını beklerlermiş.


İşte böyle böyle zamanlar geçmiş prensesler büyüdükçe daha da gökçeleşmiş, Ve o ülkede prensesler prensesinin yani hükümranın seçilme vakti erişmiş. Hükümranın kim olacağını bir kara kahin biliyormuş, elçiler kara kahine gitmişler çünkü artık akça taht hükümranına kavuşmak istiyormuş. Kara Kahin demiş ki,

“Alın yazısıdır hükümranın doğduğu günden beri hükümranlık, zaten bellidir kimdir

Odur ki kara denizden kara yağız atı çağıran, odur ki Elbruz dağındaki ab ı hayatı getiren

odur ki davul sesi ile sarsılan yerden ab ı hayat ile Akça tahtın demir askerini çıkaran”


Kimse kahin'in bu sözleri ile demek istediğini anlamamış. Ancak prenseslere atmaca göndermişler de bu sözleri bildirmişler. Bunun üzerine kara denizin kapkara karardığı bir fırtınalı günde prensesler kıyıya inmişler. Kimisi büyü ile kimisi yakarma ile Kara yağız atı çağırmış. Bizim çarıklı prensese de bu haber gittiğinde koşa koşa denize inmiş ve aklına çocukken oynadığı kara tay gelmiş. Her fırtına ertesinde denizden çıkar ve çarıklı prensesi sırtında taşırmış. Hatta birlikte hayaller kurar hatta kanatlanır uçarlarmış. Bilirse benim kara tayım bilir demiş. Ancak annesi öldüğünden beri kara tayı ile görüşmemişler, Öyle çok zaman geçti ki demiş görmeyeli. Fırtınanın kara bulutlarının denizi kabartışını, kara dalgaların taşıdığı beyaz köpükleri büyük keyifle izlemiş. Sonra fırtına durulduğunda çocukken yaptığı gibi gitmiş ve bileklerine kadar suya girip ıslık çalmış. Onun ıslığını duyan kara tay suların içinden koşuştura koşuştura çıkıp gelmiş. Özlemle sarılmışlar birbirlerine. Gene kıkırdamış bizim çarıklı prenses, kara tayı onun boynunu gıdıkladığında ve kara tay şaha kalktığında şaşmış çünkü Kara Tay kocaman yağız bir ata dönüşmüş. Çarıklı prenses atlamış kara tayın sırtına. Kumsalda koşuşturmaya koşuşturup hasret gidermeye koyulmuşlar. Ama o ülkenin halki ikisini bir arada gördüğünde prensesi ve atı alkışlamış, karadeniz'in yağız atını denizden çıkardığını sanmışlar.


O arada tüm diğer prensesler de denizden çıkmasa da güzel mi güzel yağız mı yağız kara kuvvetli atlar edinmiş ve ülkenin sokaklarında salınmaya başlamışlar. Bu sırada kahinin ikinci yeteneğinin sınanması zamanı gelmiş. Kara atları ile prensesler elbruz dağına yollanmışlar ki oradan ab ı hayat ı getirebilsinler. Yanlarına birer meşin kırba verilmiş. Bizim çarıklı prenses o dağı pek iyi bilirmiş dedesi ile çıkarmış zirvesine ve eğer hava da güzelse izlermiş etrafı oradan, o yükseklikte zamanında nuhun gemisinin konduğu baka yüce dağ olan ağrının zirvesi bile yani handiyse her yer görünürmüş. Kara atının kulağına fısıldamış, başlamışlar dağa doğru koşmaya. Dağa giden yollarda kıvrıla kıvrıla akan derelerin kenarından geçmişler, ormanlar bitmiş çayırlar başlamış yükselmeye devam etmişler. Acıktıkça yanında götürdüğü incir peksimetinden yemiş ve atı çayırlardaki otlarla beslemiş. Evvela havek te sonra da incebel de birbirlerine sarılarak uyumuşlar. Kara at öyle sıcakmış ki hiç üşümemiş prenses ve güneş doğduğunda nehirde yıkamışlar saçlarını. Çarıklı prenses kara atına sarılmış bazen inmiş sırtından da dar geçitlerden tehlikeli patikalardan peşi sıra geçmişler. Bazı yerde yollarını şaşırmışlar da demirkazığın görünmesini beklemişler o işaret etmiş yollarını. İşte böylece bulmuşlar zirveye pek yakın yerdeki deniz gibi gölü. Buz gibi sularına ellerini sokmuşlar ve ab ı hayat mıdır diye merak etmişler. Sonra birer avuç alıp içmişler içtikçe gökçeleşmişkler. Kara yağız at daha da kara daha da güçlü daha da yağız olmuş ve çarıklı prensesin yanakları daha da kızarmış omuzları daha da ferah ve dik durmuş bakışları daha kararlı hale gelmiş. İşte böylece anlamışlar ab ı hayat ı buldularını ve meşin kırbayı doldurmuşlar ab ı hayat ile. Güle eğlene etrafı seyrede seyrede ve sisin bulutun bazen üzerinden bazen aşağısından salına dolana inmişler. Hatta çarıklı prenses bu dağları öyle iyi bilirmiş ki 7 günde güney yamacından çıktıkları dağdan, rüzgarlı geçitten geçerek kuzey tarafından inmeleri yarım gün sürmüş. İnip de şehre vardıklarında merakla bakınmışlar ki tüm diğer prensesler de meşin kırbaları dolu dolu ve mutlu mutlu gezinmekteler. Hem de yol ve dağ, tırmanış ve dışarıda uyumak öyle harap etmiş o prensesleri saçları karmakarışık ve atları derbedermiş. Bizim çarıklı prensesse öyle güzel ve dik, kara yağız at öyle parlak ve neşeliymiş ki insanlar şaşmışlar. Sonra davulların çalınacağı gün gelmiş. Kara atlı prensesler birer birer koca coğrafyada ovalara yollanmışlar yüce davullarını sırtlanarak. Her biri demir ordunun nerede olduğunu bildiğini sanmış. Bizim kara at ve çarıklı prenses de meşın kırbalarını ve erbanilerini sırtlanmış. Nereye gideceklerini bilmemişler ama çalacakları türkü öyle derin öyle öfkeli bir hüzün taşıyormuş ki, çarıklı prenses bir yer tarif etmiş. İki ırmağın birbirine karıştığı ve nice atalarının yittiği. Bu türkü o yerin kıyısında geçen bir yıkımdan sonra yakılmış ve acısı nesilden nesile çarıklı prensesin ta yüreğine kadar taşınmış. Öyle olunca da kara yağız atı almış prensesi tam o nehirlerin kenarına götürmüş. Arkada koca dağ, eteklerinde birbirine karışan iki nehir. Evvela sesi ile başlamış o vadinin sessizliğinde türküsüne çarıklı prenses. Ve sesi yükseldikçe vadide yankılanmış ve daha da yüksek hale gelmiş. Vadideki ağaçlar sesinin ritmiyle salınmaya başlamışlar ve rüzgar sesini tüm vadiye oradan ovaya taşınış ardından eline aldığı erbaniye vurmuş. Türkünün hüznünü de öfkesini de coşkusunu da aktarmış erbaniye. Ve tüm acı için, tüm akan kanlar ve yiten canlar için topuklarını vurmuş yere. Hesap sormuş, adalet demiş ve yası için akıtmış gözyaşlarını yere. Türkü biterken gözyaşlarının değdiği ve topuklarının dövdüğü toprak sarsılmaya başlamış. Çatlamış bile. Öyle şiddetli sarsılmış ki kenara koyduğu meşin kırbası devrilmiş ve topraklar sulanmış ab ı hayat ile. Ardından yer yarılmış ve müthiş bir gürültü ile demir ordu topraktan çıkmış tüm vadiyi dolduran kocaman demir ordu çarıklı prensesin önünde diz çökmüş. Prenses gözyaşlarını silmiş ve atlamış kara atına. Prenses önde demir ordu arkada erişmişler Akça Sarayın eteğine. Kara kahin orada onları beklemekteymiş ve Çarıklı prenses asasını, altın elmayı ve tacını vermiş. Böylece akça tahta kurulmuş Akça Hükümran olmuş bizim çarıklı prenses. O günden sonra o ülkede hep huzur barış ve mutluluk hüküm sürmüş.